ALEVİLİK - Sosyal Bilimler

ALEVİLİK

ALEVİLİK

GİRİŞ
Bugün yaşanmakta olan Alevilik–Sünnilik ayrımının kaynağı İslamiyet’in ilk yıllarına hatta daha öncesine dek uzanır, bu ayrılığı iyi anlayabilmek için İslam öncesi ve İslamiyet’in ilk yıllarının iyi incelenmesi lazım.
Haşim ile Abdüşems arasında başlayan rekabetin, soylarına düşmanlık olarak geçmiştir. Bu düşmanlık Hz. Muhammed’in Ebu Talib’in ölümüyle Haşimilerin reisi olduğu süreçte de devam etmiştir. Hz. Muhammed’in peygamberliğini açıklamasıyla beraber Abdüşems (Emevi) kabilesinin reisi olan Ebu Süfyan ne O’nun peygamberliğini tanıdı ne de ona Mekke’de yaşama şansı verdi. Taki Hendek savaşına kadar. Ancak İslamiyetin kabul edilmesine rağmen içten içe bir rekabet devam etmiştir.
Alevilik – Sünnilik ayrımını bazı siyasal sebeplere dayandıracak olursak bu da hilafet mücadelesindeki ayrılıklardır. Hz. Muhammed’in vefatıyla hilafete Hz. Ebubekir’in geçmesi üzere Hz. Ali taraftarı olanlar ve onu sevenler hilafetin Hz. Ali’nin hakkı olduğunu savunmuşlardır bunu da Hz. Muhammed’in Gadir Hun da yaptığı konuşmaya dayandırmaktadırlar. Hilafet sorunu Hz. Ömer ve Hz. Osman zamanında da sürmüş Hz. Ali şiası (taraftarları) oluşmuştur. Bu hilafet mücadelesi Hz. Ali zamanında Şam valisi olan Muaviye’nin halifeliğe aday olması ve Hz. Ali ile mücadeleye girmesi ve sonucunda hakem olayının yaşanmasıyla bir üst safhaya çıkmış Sünni, Şia ve Harici gurupları oluşmuştur.
Hz. Ali’nin vefatıyla halifeliğe Hz. Hasan ile yaptığı mücadeleler sonucu Muaviye geçmiştir. Hz. Ali şiası ise halifeliğin Ali evladının hakkı olduğunu savunmuştur. Muaviye’nin ölümü üzerine yerine geçen oğlu Yezid Ali şiasına biatlarını almak maksatlı çok fazla zulüm yapmıştır bu zulümlerin en acısı ve en büyüğü de Hz. Hüseyin’in Kerbela da yanında bulunan 70–80 kişiyle beraber kıyımdan geçirilmesidir. Bu üzücü olay İslam tarihindeki siyasi rekabetleri ve Şii ve Sünni çatışmaları iyice körüklemiştir. Emeviler’in ırkçı politikaları camilerde Ali evladının aleyhinde vaazlar verilmesi de meseleye tuz biber ekmiştir.
İslam devletlerinin yayılmacı bir politika izlediği gerek Emeviler gerekse Abbasiler döneminde göze çarpmaktadır. Bu yayılımcı politika özellikle Fars medeniyeti (İran) ve Türk dünyası üzerinde etkili olmaktaydı. Bu iki millette genç ve dinamik olan islamiyetin karşısında tutunamadı. İran gerek Ali evladını haklı görmesinden gerekse Emeviler’in ırkçı politikalarından dolayı İslamiyet’i Şii olarak kabul etti. Türklerin İslamiyet’i kabulü ise 751 Talas savaşıyla mümkün olmuştur. 1071 Malazgirt savası ile de Türkler Anadolu’ya guruplar halinde göç etmekteydi yine aynı dönemde Horasandan, İran Azerbaycan’ından bu gruplara karışarak Anadolu’ya giren Horasan erenleri olarak adlandırdığımız kişilerde ilk etapta islamiyetin yayılmasında ve Anadolu’nun Türkleşmesinde etkili olmuşlardır. Bu Horasan erenleri İslamiyet’i yayarken kendi düşünceleri çerçevesi içerisinde kalmışlardır. Bu da Alevilik temellerinin bu dönemde atıldığının göstergesidir.
Anadolu Aleviliği karşımıza bu noktada çıkmaktadır. İslamiyet Anadolu’da yayılırken buradaki yerleşik kültür ile bir sentez oluşmaktadır tabi buraya gelen kişiler de bulundukları coğrafyadaki kültürlerini beraberinde getirmemeleri imkânsızdır. Bu da islamiyetin bu kültürlerle yorumlanışını akabinde Anadolu Aleviliğinin oluşumuna yol açmıştır.
Bu makalede anlattıklarımızı geniş bir şekilde ayrıntısıyla inceleyeceğiz.

Haşimi ve Abdüşems Kabileleri Arasındaki Rekabet
İslam tarihinin hangi sayfasını açarsak açalım, aynı soydan gelen Haşimiler ile Emeviler’in rekabet ve düşmanlıklarına tanık olunur. Bu durumun İslamiyet öncesi temelleri olduğu gibi İslamiyet’in doğuş ve yayılışından sonrada devam ettiğini gözlemekteyiz
İslamiyet öncesi ikiz kardeşin (Haşim ile Abdüşems ) arasında başlayan ticari rekabetin, çocuklarına düşmanlık olarak intikal ettiğini söyleyebiliriz. Bu iki kabile arasındaki düşmanlık, İslam tarihinde dinsel düşmanlıklar olarak görülen olayların aslında sosyal ve ekonomik kökenlerinin de olduğunu gösterir.
Haşimi kabilesinin reisi olan Ebu Talib ölünce yerine Hz. Muhammed Haşimlerin reisi olur. Bu dönemde Abdüşems (Emevi) kabilesinin reisi ise Ebu Süfyandır. Haşimiler ve Emeviler arasındaki düşmanlık İslamiyet’in doğuşu ve yayılışı sürecinde de devam eder. Nitekim Ebu süfyan İslamiyet’in ilanında ne Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul etti nede O’na Mekke’de yaşama hakkı tanıdı Hz. Muhammed’in İslamiyet’i yaymaya çalışması sırasında önündeki büyük engellerden birisi Emeviler olmuştu.
Ebu süfyan, Müslümanlar hendek savaşı’ndan sonra güçlenip Mekke’yi elde edince eskilerin deyimiyle kılıç korkusuyla Müslüman olur. Mekke’de ki bütün putlar kırılır.
       
        Hilafet Mücadelesi ve İlk Ayrılıklar
Hz. Muhammed döneminde İslamiyet içinde bazı ihtilaflar vardı ama önemli bir bölünme söz konusu değildi. İlk ve en önemli bölünme peygamberin 632 de vefatından hemen sonra, hatta peygamberin cenazesi henüz kaldırılmadan ortaya çıktı.
Hz. Ebubekir ve ehlibeyt peygamberin defin işlemlerini gerçekleştirmek için hazırlık yaparken o sırada muhacir un’dan biri gelerek enser’ın benü saide çardağında toplanıp Sad b. Ubade’yi halife seçmek istediklerini derhal vaziyete müdahale edilmezse bir iç karışıklığa sürüklenmek ihtimali olduğunu söyleyince Hz. Ebubekir yanına Hz. Ömer’i de alarak oraya gitti. Hz. Ömer’in desteğini de arkasına alarak oradan halife olarak çıktı.
Hz. Ebubekir’in halife olarak seçilmesi, onu seçenler arasında hilafet sorununu halletmişti. Fakat bu seçime her kez den önce Hz. Muhammed’in yakınları karşı çıktılar ve halifeliği kabul etmediler. Hz. Muhammed’in doğal halefinin Hz. Ali olduğunu savunan yakınları Hz. Ebubekir’e biat etmedi.
İşte İslam tarihinde sürüp gelen ve günümüzde yaşayan Alevi- Sünni olayının bir başka temeli de hilafet meselesindeki bu çekişmeye dayanmaktadır.
Hz. Ebubekir’in halifeliği kısa sürdü yerine Hz. Ömer geçti, İslamiyet içinde hilafet meselesinin büyümesini önlemek ve halk arasında hoşnutsuzluğu gidermek için Hz. Ali, Hz. Ebubekir’e biat ettiği gibi yine aynı nedenlerden dolayı Hz. Ömer’de biat etmiştir. Hz. Ömer zamanında İslam imparatorluğu kuruldu, Muaviye onun zamanında Şam valisi oldu ve onun gücü ve desteğiyle büyüdü. Hz Ömer’in halifeliği on yıl kadar sürdü ve kendisinden sonra aralarında Hz. Ali’nin ve Hz. Osman’ında bulunduğu altı kişiden birinin halife seçilmesini tavsiye etti. Bu altı kişiden dördü kendi arzularıyla seçimden çekildi. Geriye kalan iki kişiden biri Haşimi soyundan olan Hz. Ali diğeri ise Emevi soyundan olan Hz. Osman olduğu için, halifelik yeniden tartışma konusu oldu. Konuyu halletmesi için hakem tayin edilen Abdurrahman bin avf’ın ( Ali’yi hile ile atlatarak) Osman’ı halife yapması üzerine Hz. Ali çok rahatsız oldu. Fakat İslamiyet’e fesat sokmamak için bu kez de Osman’a biat etti.
Hz. Osman halifeliği döneminde Emeviler’i koruyup kollamış, sarayını da kendi aşiretine açmıştı. Hz. Muhammet zamanında Taif’e sürgün edilen Mervan ve babası Hakem Bin Ebul As’ı da yanına aldı, fetihlerden onlara da ganimet verdi.
On iki yıl hilafette kalan Hz. Osman, Ebubekir’in küçük oğlu Mehmet’in de içinde bulunduğu bir gurubun saldırısına uğrayarak öldürüldü.
Hz. Osman’ın öldürülmesinden sonra halifelik için Mısırlılar Hz. Aliye, Küfeliler Zübeyir’e, Basralılar ise, Talha’ya başvururlar. Ama yapılan teklifi hiç biri kabul etmedi. Bunun üzerine Hz. Osman’ı öldüren asiler Medine halkını toplayarak eğer birini halife seçmezlerse Ali, Talha ve Zübeyri öldürecekleri tehdidinde bulundular. Hz. Ali, halkın ısrarı üzerine İslamiyet’in selameti için bu ağır görevi kabul etti. Asiler Talha ve Zübeyir’i zorla Hz. Ali’ye biat ettirdiler.
Hz. Ali’ye biat etmeyenlerden biride Şam valisi Muaviye idi. Muaviye aynı zamanda Hz. Ali’yi, Hz. Osman’ı öldürtmekle suçluyordu fakat Hz. Osman’ın ailesi bu suçlamalara destek vermiyor buna rağmen Muaviye suçlamalarını inatla sürdürerek Hz. Ali’yi yıpratmak ve halifeliği elinden almak istiyordu. Nihayet bu suçlamaların sonu 657’de yüz on gün süren Sıffın savaşına neden oldu. Hz. Ali’nin ordusu tam zaferi kazanacağı sırada Muaviye’nin ordusunun bir hilesi ile karşılaşır. Muaviye’nin kumandanı Amr Übnül-as askerlerinin mızraklarının ucuna Kuran-ı Kerimin sayfalarını takarak barış istedi. Hz. Ali ve ordusu Kuran-ı Kerim’e kılıç çekemeyince Muaviye yenilgiden kurtuldu. Bunun üzerine halifelik sorununun bir hakem heyeti kurularak çözülmesine karar verilmiştir. Bu kurulun vereceği karar doğrultusunda hareket edilmesi kabul edildi. Hakemler daha fazla İslam kanı dökülmesin diye hem Hz. Ali’nin hem de Muaviye’nin halifelikten vazgeçmelerine karar verdi. Ancak Hz. Ali’nin hakemi Hz. Ali’yi görevden aldığını söyler söylemez, Muaviye’nin hakemi de ben de Muaviye’yi halife atadım der. Hz. Ali bunu kabul etmez. Hz. Ali halife olarak Muaviye ise Şam valisi olarak kaldı. Sebebiye denilen topluluk ki, Hz. Osman’ın katilleridirler dini işler için hakem tayin etmek küfürdür. Çünkü din konusunda tek hakem Allah’tır. Hz. Ali de Muaviye’de hakem tayinine giderek küfre hizmet etmişler diyerek savaş alanını terk ederler bu guruba daha sonra hariciler denilecektir.
İslam tarihindeki bu olay sonucunda Hz. Ali taraftarları (şia), Muaviye taraftarları (ehil-i sünnet) ve her ikisine de karşı olan hariciler ortaya çıkmıştır. İslam devletinde yavaş yavaş çatlaklar oluşmaya başlamıştır. Hariciler ayrılıkların önüne geçmenin Hz. Ali ve Muaviye’yi öldürmek olduğunu düşünmüşlerdir ve akabinde 661 yılında Hz. Ali sabah namazını kılarken öldürüldü.
Hz. Ali’nin ölümü üzerine Küfe halkı Hz. Hasana biat ettiler. Muaviye Hz. Hasan’ın halifeliğine karşı çıktı. Hz. Hasan Küfede Muaviye ile yaptığı savaşı kaybeder ve kardeşi Hz. Hüseyin’in karşı gelmesine rağmen anlaşma imzalamak zorunda kalır. Bu anlaşmayla Hz. Hasan halifeliği Muaviye’ye bıraktı ve ona biat etti. Muaviye Hz. Hüseyin’in de kendisine biat etmesini istedi fakat sonuç alamadı. Hz. Hasan karısı tarafından Muaviye’nin kandırması sonucu öldürüldü. Iraklılar Hz. Hasanın ölümü üzerine Hz. Hüseyin’e biat etmek istedi fakat Hz. Hüseyin bunu kabul etmedi çünkü kardeşi ile Muaviye arasındaki anlaşma Muaviye’nin ölümüne kadar geçerli olacaktı.
Muaviye’nin ölümü üzerine yerine oğlu Yezid geçti. Yezid’de babasının Hz. Hüseyin’in biatını almakla görevlendirdiğini söyleyerek onun üzerine gitti. Fakat Hz. Hüseyin kesinlikle ona biat etmeyeceğini söyleyerek küfeye gidip oradakilerin biatını almak istiyordu ancak o küfeye gitmeden amcası oğlu Müslim’i gönderdi durumdan haberdar edilmesini söyledi ve Müslim 30.000 biat aldı, bunu öğrenen Yezid küfede büyük bir kıyım yaptı sokaklar insan başlarıyla dolmuştu.
Hz. Hasanın küfede olanlardan haberi yoktu çünkü gönderilen haberci yolda yakalanarak öldürülmüştü ve haber gelmeyince yola çıktı. Hz. Hüseyin’in de küfeye doğru yola çıktığını öğrenen Yezid komutanlarına ya biat alın ya da kesik başını getirin dedi.
          70- 80 kişi olan Hz. Muhammed’in ehlibeyti 10 muharrem 61 de Küfe yolunda Kerbela denilen yerde sayısı binlerle ifade edilen yezidin ordusu ile karşılaştı. Yezid burada ehlibeyte büyük bir kıyım gerçekleştirdi. Bu katliamda Hz. Hüseyin’in oğlu Zeynelabidin hasta olduğu için kurtulan tek erkek oldu.
Yezidin ehlibeyte karşı gerçekleştirdiği bu kıyım Şia ve Sünniler arasındaki kutuplaşmayı doruk noktasına çıkardı.
Emeviler döneminde Arap olmayan Müslümanlara köle muamelesi ve Arap milliyetçiliği almış yürümüştür. Arap olmayan Müslümanlar bu duruma çok içerliyor, isyan duyguları kabarıyordu. Emeviler sadece Ali soyuna, Arap milliyetçiliği güderek Arap olmayan bütün Müslümanlara savaş bayrağı açmışlar, bin bir türlü aşağılama, hakaret ve katliama başvurmuşlardı. Bu dönemde yozlaşan İslam’ın çeşitli çevrelerce yeniden yorumlandığı, mezheplerin tarikatların ortaya çıktığı bir dönem oldu.
Ehlibeyt soyundan altıncı imam olan imam Cafer-i Sadık; Emevi iktidarının bu olumsuz tavrı karşısında kaybolmakta olan İslam değerlerini, ilkelerini bir araya getirerek halka öğretmeye başladı. Medresede gerçek din bilginlerine önderlik ediyor ehlibeyt inancını temellendiriyordu. Çünkü imam Cafer, Emeviler’e karşı ancak sağlam bir ehlibeyt mezhebi oluşturularak karşı çıkabileceğine inanıyordu. İmam Cafer; imamlığı sırasında ortaya çıkan bir dizi mezhebe karşı ehlibeyt mezhebini oluşturdu. Tarihte daha sonra ehlibeyt’e inananlara imam Cafer’den dolayı “Caferilik” adı verilmiştir.
Emeviler’in zulmüne 90 yıla yakın bir süre dayanan halk daha sonra Eba-Müslim’in açtığı ehlibeyt sancağı altında Ali şia’sını da yanına alarak Emevi hilafetini yıktılar. Halifeliğe Hz. Ali soyundan biri gelmesi bekleniyordu fakat Abbas oğulları iktidara geçti. Burada hilafet tekrar sorun olarak ortaya çıktı. Abbasiler şia ve Arap olmayan Müslüman çoğunluğun desteğiyle hilafete geçmelerine rağmen kendilerine en büyük rakip olarak yine Ali evladını gördüler ve onlara zulme başladılar. Hatta bu zulüm o kadar büyüdü ki, zaman zaman Emeviler’inkini bile gölgede bıraktı. Bu zulmünün sebebi Ali soyunun Emeviler döneminde olduğu gibi hilafete sürekli talip olduğunu ve hilafet için tehdit olduğunu, sürekli baskı altında tutulması gerektiğini düşünmeleridir.
Anadolu Alevilerinin, Arap coğrafyasındaki İslamiyet ile ilgileri, on ikinci imam mehdi’ye kadardır. Kaldı ki, buraya kadar görülen ilgi de, gerek Emevi gerekse Abbasi dönemlerinde saltanata ve zulme dönüşen İslamiyet’e muhalefet olarak değerlendirilmelidir.       

İran’da Şiiliğin Doğuşu          
Şiilik denince akla İran gelir. Dünyada İran’ın dışında da Şii vardır ama anayasasında resmi devlet dininin Şii, yani Caferi olduğunu kabul eden tek ülke İran’dır.
Hz. Muhammed ile Arap yarım adasında başlayan ideal düzen yerini hilafet ve servet ihtirasına kapılan zengin bir zümreye bıraktı. Arap coğrafyasının bedevileri İslamiyet’in yayılması için yapılan fetihler sonucu büyük servet sahibi oldular.
Araplar, İran ve Türk illerinde yaşayan halklara zulmetmeye başladılar. Bu ülkeler Arap saltanatının arka bahçesi gibiydi. Arapların amacı bu arka bahçeyi Müslümanlaştırmaktı.
İran’da İslamiyet’in doğuşundan 1100 yıl önce kurulmuş bir imparatorluk vardı. İran ulusu, Asya’dan Yunanistan’a kadar uzanan bir uygarlığın yaratıcısıydı. İranlıların kendi topraklarında doğup biçimlenen bir dinleriyle, inanç kavramları vardı. Bu nedenle ortaya çıkan ve küçük bir bölgeye egemen olan İslam toplumunun görüşlerini kolayca benimsemeleri mümkün değildi. İran’ın yeni doğup gelişen ye bütün gücünü yeni bir dinden alan Arap egemenliğine hoşgörüyle yaklaşması beklenemezdi. Çünkü İslam dininin tutunması ve yayılması, İran ve Bizans imparatorluklarının sarsılmasına, yıkılmasına bağlıydı.
İran gelişip büyümesi son sınırlarına varan çok eski bir devletti. İran ordusunun gücü ayaklanmalar saldırılar karşısında giderek zayıflamaktaydı. Yeni kurulmuş olan İslam devleti ise, yeni inancın verdiği dinamizmle atılgandı. Din için savaşmak, dini yaymak için ölmek mutluluk sayılmaktaydı
Duraklama dönemine girmiş İran’ın bu yeni güç karşısında bütünlüğünü koruyabilmesi için kendinde yeni bir direnme kaynağı bulması gerekiyordu.
İşte, Arap saldırıları karşısında gerileyen İran’ın İslamiyet’in hilafet sorununa Hz. Ali ve ehlibeyt’i savunması rasgele bir olgu değildir. Yani Şiiliği, bir anlamda Emeviler’in Arap ırkçılığı ve özellikle İran düşmanlığı doğurmuştur denebilir.
Şiilik, İranlıların İslam dinini kendi kültürlerine göre yorumlamalarıdır. Kurana inanan Şiiler, Sünni inancına göre hazırlanan fıkıh, kelam, tefsir gibi konularda farklı görüşler savunurlar.
Bir başka deyişle Arap-İran olayı bir yanı ile inanç olayı olmaktan çıkıp, egemenlik sorununa dönüşmüştür. Bu çok eski ve köklü uygarlığa sahip olan Acemlerin çölden gelen bedevilere boyun eğmeyi reddetmelerinden kaynaklanan bir olaydır.       

Türklerin İslamiyet’i Kabulü ve Anadolu
Aleviliğinin Oluşumu
Türkler ile Araplar arasıdaki temas 600’lü yılların sonunda, dört halife dönemi’nin sonunda başlamıştır. Bu dönem yaklaşık olarak İranlıların Araplara karşı mücadele verdiği yıllara denk gelir. Tabiî ki Araplar bu dönemde İslamiyet’i yayma ve toprakları genişletme adına siyaset izliyorlardı.
Türklerle Araplar Maveraünnehir’de, yani bugünkü Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve İran’a kadar yayılan bölgede karşılaşmışlardır. Çatışmalar Horasan’da, Semerkant, Buhara gibi kentlerde odaklanmıştı. 700’lü yıllarda horasan, çok şiddetli savaşlara ve aldatılarak teslim alınan Türklerin acımasızca kılıçtan geçirilmeleri gibi kanlı olaylara tanık olur.
Türklerin Müslümanlaşması VII. Yüzyılda başlayıp X. Yüzyıla kadar süren uzun bir süreci kapsar. Bu süreç içinde, 751 yılındaki Talas savaşı’nın gerçektende önemli bir yeri vardır. Bu savaşta Çinlilerle karşı karşıya gelen Araplar Türklerin desteğiyle galip gelmiştir. Yenilen Çinlilerin batıya doğru ilerlemeleri durmuş, onların yerini daha sonraları Araplar ve Müslüman Türkler alacaktır.
Türklerle Araplar arasındaki çatışmalar, çekişmeler, savaşlar daha sonrada devam etmiş, Araplar egemenliklerine aldıkları Türkleri, ordularında asker ve komutan olarak kullanmaya başlamış ve sonuç olarak Türkler Müslüman olmuşlardır.
Tarih kaynakları Türklerin Anadolu’ya XI. Yüzyıldan itibaren göçler yolu ile geldiklerini yazar. 1071’de ise Alparslan komutasındaki Türkler ile Bizans ordusu savaşır ve Türkler Malazgirt zaferi olarak bilinen savaş ile doğu Anadolu’ya girerler. Türkler bu sırada gerek kültür, gerek dinsel açıdan heterojen bir topumdur. Batini eğilimlerin güçlü olduğu, tasavvufa açık bir yapıları vardır.
Bu göçler sırasında, çeşitli tarikatlara bağlı çeşitli milliyetlere mensup dervişlerde Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Horasan gibi diyarlardan akın akın Anadolu’ya gelirler, yerleşirler ve tekkelerini açarlar. Arkasındanda bu inançlarını yaymamaya başlarlar.
İşte, Hacı Bektaş Veli’den önce Anadolu’da görülen alevi potansiyel; Horasan erenlerinden bu dervişlerin çabası ile meydana gelmiş olabilir. Çünkü Hacı Bektaş Veli’den önce Selçuklu yönetiminin haksızlıklarına karşı ardı arkası kesilmeyen başkaldırılar olmuştur.
        Türklerden önce Anadolu boş değildi. Anadolu 10 bin yıllık bir tarihe sahiptir. Türkler Anadolu’nun son konuklarıdır. Onlardan önceki 10.000 yıllık Anadolu Medeniyeti inkâr edilemez. Çünkü bu tarihte Anadolu insanlarının tarihidir. Tıpkı orta Asya gibi Mezopotamya gibi.
İşte bu göçler ve başka kanallarla Anadolu’ya giren İslamiyet, kendisiyle birlikte, Hz. Aliye yapılan ve daha önce sözünü ettiğimiz ilk haksızlığı, tepki temelinde gelişen geleneği de beraberinde getirir. Bu haksızlık, Anadolu Aleviliğinin oluşumundaki üç kaynaktan biridir.
İkinci etken ise; doğudan Türkistan’dan gelen Türklerin kendi kültür miraslarını birlikte getirmemeleri mümkün değildi. Bizdeki tasavvuf inancı ile Buda inancı arasında benzerlik olduğu kuşkusuzdur. Manihaizm ile Alevilik arasındaki inanç benzerlikleri de hemen görülür. Yani, Türkler İslamiyet’i kabul ederler ama daha önceki kültür miraslarını, inançlarını terk etmezler.
İşte Anadolu’ya gelen Türkmenlerin ve diğer halkların getirdikleri inanç sistemleri, kültürleri de bence Anadolu Aleviliğinin ikinci kaynağını oluşturmaktadır.
Üçüncü etken ise; eski Anadolu din, inanç ve kültür mirasıdır. Üzerinde yaşadığımız toprakların 10.000 yıllık tarihi, Anadolu medeniyetleri tarihidir. Bu topraklarda oluşan Anadolu Aleviliğinin Anadolu medeniyetleri tarihinden bir şey almadığını söylemek mümkün değildir.
Nitekim bugün Anadolu Aleviliğinde gördüğümüz birçok inancın izlerini çok tanrılı Anadolu dinlerinde, hatta Hıristiyanlıkta görmekteyiz. Anadolu Alevilerinin büyük çoğunluğunun, Müslümanlığı sonradan benimsemiş Anadolu halkları olduğu söylenebilir. Bu bağlamda Bektaşilerin Müslümanlığa eski inançlarınıda taşımaları çok doğaldır. Bun karşın zaten Alevilik Hıristiyanlık ve Musevilik gibi kitap inmiş dinlerin varlığını reddetmemektedir. Alevilik bu kitap indirilen bütün dinlerin aslında birbirinin tamamlayıcısı olduğunu İslamiyet dışındaki dinleri reddetmemek gerektiğini onlarında ne kadar kitapları aslını koruyamamış olsa da doğru yönlerinin cımbızla içinden tek tek çıkartılması gerektiğini savunur.

Alevilik Nedir?
Alevilik, İslam’ı benimseyen, tanrının birliğine inanan, Hz. Muhammed’i peygamber kabul eden, kitabı kuran olan, Hz. Muhammed’in ehlibeytini seven, Hz. Ali’nin adaletinden ayrılmayan, namazı, niyaz ile bütünleştiren, kıyam, rükû ve secdesi ile ibadetlerini kendi lisanıyla yapan, ümmet yerine hür insan, yaratanla yaratılan ayrılığını vahdet-i vücut ile birleştiren, tanrı korkusu yerine, sevgisini benimseyen, görünen ve görünmeyen, batını zahirle birleştiren, şeriat kapısını aşıp, marifet yolu ile hakikat dünyasına ulaşan, kuranın şekline değil, özüne inen akıl ve gönlü ile ruhsal olgunlaşma olan bir inanç sistemidir.
Temelinde insan sevgisi bulunan her dine, mezhebe ser inanca saygı duyan ve hoşgörü ile bakan, dil, din, ırk, renk, farkı gözetmeyen eline diline beline sahip olma ilkelerini şart koşan, gelmek isteyen, inançlı insanları çatısı altına alarak manevi susuzluklarını gideren, insanları yaşadıkları toplumda kendi istekleriyle kendi kendilerini yargılamalarını sağlayan, laik, demokrat, eşitlikçi, paylaşımcı düşünceyi savunan, şeriatın kurallarına bağlı olmayan ve İslam dinini kendine göre ve Sünni inancın dışında yorumlayan, insanı kâmil ve erdemli insan yaratmayı ön görür ve tüm bunları Kırklar Cemi (?) ile yürütür.
Sözlük anlamına göre alevi Hz. Ali’ye bağlı ve ondan yana olan kimse demektir. Bugün ülkemizde yaygın şekilde alevi olarak adlandırılan kitleler için kaynaklarda birçok isim kullanıldığını söyleyebiliriz. Anadolu’da ki alevi kitleleri nitelemek üzere kaynaklarda, Kızılbaş, Rafızî, Işık, Mülhit ve Torlak gibi adların kullanıldığını görmekteyiz. Bunlardan en çok kullanılanı Kızılbaş adı olmuştur. Anadolu Alevileri kendileri için çok anlamlı Kızılbaş adını, Osmanlı yönetiminin ahlakdışı anlamlar yükleyerek, Sünni kitlelere aşılayarak bir psikolojik savaş aracı olarak kullanması sonucunda bırakmak zorunda kalmışlardır.
Bugün Anadolu ve Balkanlarda yaşayan Tahtacı, Çepni, Amucalı, Bedrettinli, Sıraç gibi değişik guruplar genelde alevi olarak adlandırılırlar.
Türkiye’de yaşayan Alevilerin sayısı hakkında çeşitli veriler ileri sürülmektedir. Türkiye’de etnik ve mezhep konularında var olan tabular nedeniyle, yapılan resmi sayımlarda bu konu bilinçli olarak ihmal edilmekte ve dolayısıyla Alevilerin sayısı konusunu herkes işine geldiği şekilde yazmaktadır. Tarafsız araştırmacılara göre Türkiye’de en az 15 milyon alevi bulunmaktadır. Alevilerin sahip olduğu bu potansiyel onları zaman zaman Türkiye siyasetinin de merkezine koymaktadır.

Alevilik Bir Din midir Yoksa Bir Mezhep midir?
Dinler tarihinde Alevilik diye bir din ve mezhep yoktur. O nedenle Alevilik, başlı başına bir din değildir; zaten bir dine mensubiyeti vardır, o dinde İslamiyet’tir. Mezhebine gelince, Aleviler kendilerini bir mezhebe dâhil etmezler fakat ilada bir mezhebe dâhil edilmesi gerekiyorsa bunun Caferi mezhebi olması gerektiğini söylerler. Ancak bu mezhebe bağlılığı zahiri değil, batinidir. Bir başka deyişle şekli değil, aklidir, insanidir. Tıpkı İslam içinde heterodoksi olan Alevilik, Caferilikte de heterodoksidir.

Alevilerde İbadet
Aleviler ibadetlerine cem adı verirler. Cem; toplanmak, bir araya gelmek, topluca davranmak anlamlarına gelir. Ayrıca cem ayini veya ayini cem adı da verilir.
Aleviler, Anadolu’da Osmanlı döneminde Osmanlı şeriatla yönetilen Sünni bir din devleti olduğu için ibadetlerini yüzyıllarca saklı, gizli, yapmışlardır. Bu nedenle cami veya kilise gibi geliştirilmiş bir dinsel mekân mimarisi oluşmamıştır. Aleviler yüzyıllarca ibadetleri olan cemleri köyün veya yerleşmenin en büyük evinde yapmışlardır. Evlerin dışında ibadetlerini açık bulundukları sürece tekke ve dergâhlar ile son yıllarda yapılan cemevlerinde yapmaya çalışmışlardır.
Aleviler, yaptıkları ibadet biçimi olan cem’in kaynağının; Hz. Muhammed’in miraç’tan dönüşte Hz. Fatıma’nın evine uğradığında oradaki topluluğun birlikte yaptığı ve adına kırklar cemi denilen ibadetten geldiğine inanırlar. Bu mitolojik meclis kendisini şöyle ifade ediyor: “ Bizim küçüğümüz, büyüğümüz yoktur. Küçüğümüzde uludur, büyüğümüz de uludur. Birimiz kırkımız, kırkımız birimizdir.”
Bu anlayıştan kaynaklandığı kabul edilen alevi ceminde kapıdan içeri giren her can, kadın olsun, erkek olsun birdir. Dışarıda toplumsal unvanı ne olursa olsun her kişi cem erenleri meclisinde eşittir.
Alevilerde cemi dede yönetir. Dedenin yanında bağlama eşliğinde nefes söyleyen bir veya birden fazla zakir bulunur.
Cem, Alevilerde geçmişte kırsal kesimde genellikle üretimin olmadığı herkesin zamanının daha uygun olduğu kış aylarında ve haftada bir gün Perşembe akşamları yapılırdı. Tabi son yıllarda ülkemizde göçler nedeni ile bu takvime uymak şartlar nedeni ile zorlaşmıştır. Büyük kentlerde ibadetler Cumartesi veya Pazar gününe kaymıştır.
Alevi ibadetine kadın erkek birlikte katılır. Cem evinin kapısından içeri giren herkes cinselliğinden arınır ve bacı kardeş gibi, insan olarak can olarak görülür.
Ceme küskün ve dargın olanlar katılamaz cemde suçlular bulunamaz. Ceme katılıp çeşitli nedenlerden kırgın olan canlar varsa onlar barıştırılmadan cem başlamaz. Üstünde kul hakkı olan ceme katılamaz. Birbirinden şikâyetçi olanlar var ise onlar toplum huzurunda dedenin hakemliğinde cemde kurulan divanda yargılanma olur ve aklanmış olanlar ceme katılabilir. Karar halkın tümünün katıldığı bu yargılamada topluca alınır.
Cemlerde 12 hizmet vardır. Bunları yöneten 12 tanede hizmetli vardır. Bunlar; mürşit, rehber, gözcü, çeragcı(delilci), zakir(âşık), süpürgeci, bekçi, lokmacı, saka, pervaneci, peyikci, meydancı dır.
Cemlerde halka şeklinde oturulur bütün canlar yüz yüze bakar ve dualar Türkçe okunur. Buna halkacık namazı denir. Zakirin çaldığı nefesler eşliğinde semahlar dönülür. Bu semahlar yaradan için dönülür, semah dönülürken alkış tutulmaz, dede semah başlamadan önce “ Bu semah seyir için olmaya hak için ola” der. Buradan anlaşılacağı üzere çalgılı, müzikli eğlence yapılmaz.
Cemlerde kurandan ayetlerde okunur ayrıca dede orada bulunan topluluğa nasihatlerde de bulunur.
Dört kapı kırk makam inancı: dört kapı kırk makam şeklinde kâmil insan olma ilkelerini hacı Bektaş veli’nin tespit ettiğine inanılır. Hacı Bektaş “ Kul tanrıya kırk makamda erer, ulaşır, dost olur.” demiştir
Dört kapı şunlardır: 1. Şeriat, 2. Tarikat, 3. Marifet, 4. Hakikat. Her kapının on makamı vardır.
Şeriat kapısının makamları:1. İman etmek 2. İlim öğrenmek 3. İbadet etmek 4. Haramdan uzaklaşmak 5. Ailesine faydalı olmak 6. Çevreye zarar vermemek 7. Peygamberin emirlerine uymak 8. şefkatli olmak 9. Temiz olmak 10. Yaramaz işlerden sakınmak.
Tarikat kapısının makamları: 1. İman etmek 2. Mürşidin öğütlerine uymak 3. Temiz giyinmek 4. İyilik yolunda savaşmak 5. Hizmet etmeyi sevmek 6. Haksızlıktan korkmak 7. Ümitsizliğe düşmemek 8. İbret almak 9. Nimet dağıtmak 10. Özünü fakir görmek.
Marifet kapısının makamları: 1. Edepli olmak 2. Bencilik, kin ve garezden uzak olmak 3. Perhizkârlık 4. Sabır ve kanaat 5. Hayâ 6. Cömertlik 7. İlim 8. Özünü bilmek 9. Hoşgörü 10. Ariflik.
Hakikat kapısının makamları: 1. Alçak gönüllü olmak 2. Kimsenin ayıbını görmemek 3. Yapabileceğin hiçbir iyiliği esirgememek 4. Allah’ın her yarattığını sevmek 5. Tüm insanları bir görmek 6. Birliğe yönelmek ve yöneltmek 7. Gerçeği gizlememek 8. Manayı bilmek 9. Tanrısal sırrı öğrenmek 10. Tanrısal varlığa ulaşmak.

Mum Söndü Nedir?
Kızılbaş sözcüğünü ana bacı tanımaz aile içi cinsellik ilişkisinde bulunan topluluk olarak tanımlayan kimi ansiklopedilerin yanı sıra aleviler için başka bir karalama daha var ki, o da mum söndü iftirasıdır.
Kendisine saygısı olan hiç kimse, kendi eşini bir başkasıyla paylaşmayı veya ana ve bacısıyla zina yapmayı asla kabul etmez.
Mum söndü iftirasının aslı Hz. Muhammed’e inananların kadın erkek birlikte yaptıkları toplantılara dayanmaktadır. Hz. Muhammed’e tahammül edemeyen ve İslamiyet’i kabullenemeyen puta tapar kent egemenleri, kendileri gibi inanmayanlara yaşama hakkı tanımıyorlardı. Hz. Muhammedi ortadan kaldırmak için her türlü yola başvuruyorlardı. İşte böylesine baskıcı bir ortamda taraf bulmak için çalışan Hz. Muhammed, toplantılarını gizli yapıyordu. Bu toplantılarda da mağara karanlık olduğu için çırağı (mum) yakılıyordu. Özellikle hira dağında yapılan bu gizli toplantılara Hz. Hatice ile Hz. Fatıma gibi İslam’ın kutlu kadınları da katılıyordu. Gizli yapılan bu dayanışma toplantıları nedeniyle Hz. Muhammed ve yandaşları ana- bacı tanımıyorlar gibisine akıl almaz biçimde suçlanıyorlardı. Bu suçlamayla halkın, Hz. Muhammed’e olan ilgisini kırmak ve onun İslam dininin daha başındayken çökertmek hedefleniyordu.
Alevileri gerçek yönleriyle tanımadan, aleviler için çirkin iftiralarda bulunan veya bunlara inanlara şu kadarını söylemek lazım; inancını Hak Muhammed Ali üçlemesiyle yücelten ve yaşatan aleviler; mum söndürerek ana bacı tanımazlığı yapmazlar. Eğer bu iftirada ısrar edenler varsa, hemen söyleyelim ki, Alevilerin hak peygamber saydığı Hz. Muhammed’e de, onun ehlibeytine de iftira ediyorlardır.

Aleviler Neden Camiye Gitmezler?
Anadolu Alevi’si neden camiye gitmez ve tapınmasını camide yapmazda, Cem evinde, özellikle geceleri gizlenerek ibadetini yapar?
Alevilerin camiye gitmemelerini çeşitli nedenlere bağlayanlar var. Yaygın olanı, Hz. Ali’nin camide şehit edilmesi; bundan sonra Emeviler’in camilerde Hz. Aliye ve onun soyuna hakaret etmeleri şeklindedir. Ama esas olan ibadetin gizili yapılması yönündeki görüştür. Kuran ayetleri bu görüşe söyle destek veriyor.
Araf suresinin 55. ayeti: ”Rabbinize yalvararak ve gizlice dua edin; zira o, haddi aşanları asla sevmez.”
Tura suresinin 49. ayeti: “Geceleyin ve yıldızların kaybolduğu vaktinde onu an, zikret.
Neba suresinin 10 ve11. ayetleri: “Uykunuzu dinlenme, gecenizi üzerinize örtü, gündüzü de geçiminizi temine yarayan bir vakit kılmadık mı?”
Tevbe suresinin 107 ve 108. ayetleri: “Küfrü arttırmak, müminlerin arasını açmak, insanlara zarar vermek ve daha önce Allah’a ve Resulü’ne karşı savaşmış kimseleri beklemek için bir mescit inşa edenler de vardır ki, ”(Biz bu mescidi) yaparken, iyilikten başka şey murat etmedik” diye yemin edeceklerdir. Oysa Allah şahadet eder ki; onlar yalancıdır. (Ey Muhammed!) Orada namaza durma! İlk günden itibaren takva üzere tesis edilmiş olan bir mescit içinde namaza durmak daha layıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da temizlenenleri sever.”
İbadetler insanlarla tanrısı arasında kalması gereken tapınmadır. Evet, Alevilerin, gündüzleri camide değil geceleri cemevlerinde gizli ibadet yapmalarının tanrı buyruğu ile Hz. Muhammed’in hadisi şeriflerine uygun olduğunu böylece belirtmiş olduk.
İslamiyet’te cami kavramı yoktur cami bir Türk mimarisidir. İslamiyet’te mescitler vardır. Alevi inancına göre İbadetin mekânı yoktur. İbadet yeri geldiğinde mağarada yeri geldiğinde çölün ortasında yeri geldiğinde de dağın başında yapılabilir, yapılmıştır da.
Günümüzden 10 ila yirmi yıl öncesine kadar süren ve zaman zamanda halen yaşanan bir olaydan söz etmek istiyorum doğumundan ölümüne kadar camiye gitmeyen aleviler ölümüyle cenaze namazının kılınması için camiye götürülmekte caminin imamı ise ölen kişinin alevi olduğu gerekçesiyle cenaze namazını kıldırmamaktadır. Bu şartlar altında Alevilerin camiye gitmesi ve orada ibadet etmesi nasıl beklenebilir. Bu gibi gerekçelerde Alevilerin kendi ibadet hanesini oluşturmasına yol açmıştır.

Muharrem Orucu
Muharrem orucu’nun aleviler arasında ayrı bir önemi ve anlamı vardır. Çünkü hicri 10 muharrem 61. günü sahabesiyle birlikte Hz. Hüseyin Kerbela’da
Yezit tarafından şehit edilmiştir. Her ne denli daha önceden muharrem orucu, var olsa da, Kerbela olayından sonra aleviler arasında daha çok önem kazanmıştır. Oruca muharrem ayının birinci günü başlanır.
Muharrem orucu, davulsuz-zurnasız ve sahursuz tutulur. Akşam güneş batımından sonra oruç açılır, gece sabaha karşı sahura kalkılmaz. Su ve içki içilmez. Çok gerek duyulduğunda su azar azar içilir. Eğlenceye gidilmez, zevk-ü sefaya düşülmez. Cinsel ilişkide bulunulmaz. Evlenilmez. Canlı hayvan ve ağaç kesilmez. Yeni bir işe başlanmaz. Tıraş olunmaz. (Ancak günümüz koşullarında sosyal ve ticari ilişkiler bakımından bu kurula pek uyulmaz.) Oruçtan amaç, hem nefsin ıslahına çalışmak, hem de Hz. Hüseyin’in yasını tutmaktır. Ancak Şiilerde görülen vücuda zincirle işkence yapmak geleneği, Anadolu Alevilerinde yoktur.
Muharrem orucunun esası 10 gündür. Ancak Hz. Hüseyin şehit edildikten sonra cesedi iki gün yerde kaldığından oruç on iki gün olmuştur ve genel kabul görmüştür. Yine de orucun onuncu günü aşure pişirip oruç açanlara rastlanmaktadır.

SONUÇ
Anadolu’da ortaya çıkan Aleviliğin Arap coğrafyasında var olan şia ve Şiilikten farklı olduğu bu coğrafyayla bağlantısının on ikinci imam mehdiye kadar olduğu anlaşılmaktadır.
Aleviliğin kendine özgü bir İslamiyet yorumu ve kültürü bulunmaktadır. Bunun kaynağı da Türklerin Anadolu ya gelirken kendi kültürlerini beraberlerinde getirmeleri ve Anadolu da daha önceden var olan ve varlığını koruyan yerleşik kültürlerdir.
Aleviler anlaşılacağı üzeri İslam dışı değildirler, aksine kendilerini İslam’ın özünü koruyan ve İslam’ın ta kendisi olarak görüyorlardır.
Bu alevi toplulukları Türk kültürünün bu güne dek korunmasını sağlamıştır.
Doğuşu itibariyle dinsel bir olay olan Alevilik geçirdiği toplumsal evrelerden sonra artık çok farklı bir konuma ulaşmıştır.
Günümüzde Alevilik kültürel bir kimliği ifade etmektedir. Bu da çağdaş, ilerici, hoşgörülü, hümanist demokrat bir düşünce yapısıdır.
Alevi din ayinleri, artık yok denecek kadar az yapılıyor. Alevi dedeler tarihe karıştı desek yalan olmaz.
Ülkemizde yaşanan olumsuz toplumsal etkilenimler alevi kitle içinde geçerli. Fakat genel olarak Alevilik tarihsel misyonu, yani haklı toplumsal muhalefetini günümüzde de tavizsiz olarak sürdürmektedir.
Alevilik, her türlü toplumsal haksızlığa karşı mücadeleyi prensip edinmiş devrimci, demokrat düşüncenin en doğal müttefiki olan bir düşüncedir.
Alevilik, Anadolu’daki tüm tarihsel haksızlıklara karşı bir başkaldırı hareketidir. Bu toprağın ürünüdür. Bir Anadolu hareketidir.


KAYNAKÇA

ALGÜL Hüseyin, İslam Tarihi, İstanbul 1987

HİZMETLİ Sabri, İslam Tarihi, Ankara 1995

KALELİ Lütfü, Binbir Çiçek Mozaiği Alevilik, İstanbul 1995

KONGAR Emre, Tarihimizle Yüzleşmek, İstanbul 2006

ÖZ Baki, Alevilik Nedir, İstanbul 1995

ÖZTÜRK Yaşar Nuri, Kuranı Kerim ve Türkçe Meali

ŞENER Cemal, Benim Kabem İnsandır, İstanbul 1996

http://tr.wikipedia.org/wiki/Alevi.

http://www.levibektasi.org/tarihi.htm.


Paylaş

Etiketler: Alevilik

yakamoz

Üyemiz, Akrep Burcu 42 Yaşında, Mesleği: GEMİ KAPTANLIĞI,

Yorumlar
Yorum Yaz
Güvenlik Kodu