SUYA ATTIK HER ŞEYİ - Sosyal Bilimler

SUYA ATTIK HER ŞEYİ

SUYA ATTIK HER ŞEYİ

Canım yanıyor...
Canımın yanışına artık yorulur oldum. İçimin kıyılışına alıştım. Yine de gözyaşlarım bir yere kadar götürüyor. Ondan sonra bilmemezlik, şaşkınlık; elinden tutuyor gözyaşların bıraktığı aptal çocuğun.
O çocukla vakit geçirmek istedim geçen günlerden bir gün. Güzel bir plan yaptım. Birlikte adaya gidecektik. Orada tanıdığımız, bildiğimiz bir insan olmasından değil. Bir ziyarete de gitmeyecektik veya bir geziye. Sadece deniz aşırı yolculuk yapacaktık. Vapura binecektik. Kış günü bu ne vapuru diye düşünesi geliyor insanın. Öyle işte. Biz hep kışı seviyoruz çünkü. Kışın yaşamak güzel. Kış bizi bizden güzel sarmalıyor çünkü. Yanına alıyor. Boş kalan ellerimizden de o tutuyor sanki.
Evet, bir kış günü bu mevsimde olmayacak bir şey yapacaktık. Ve bindik vapura. Saat geç olmamasına rağmen cesur bir kış tavrı olarak hava kapkaranlıktı. Deniz de öyle. Dışarıda oturduk. Bomboştu güverte. Üst kattaydık önce. Sonra denize yakın olalım diye aşağı indik. Bütün oturulacak yerler bomboş, ne güzel. Geminin sol kanadında bulunan uzun oturakların ortasına iliştik. İçerden geminin ışıkları geliyor. O kadar rahatsız oldum ki bir an kofra patlasa ve geminin ışıkları kesilse diye geçirdim içimden. Sadece bir cümleydi bu, hayal gibi.
Ve karanlığa gömüldü vapur.
Şaşırmıştım ve şaşkınlığımı o, anlamamıştı. Daha doğrusu ışıkların kesilmesine bu kadar şaşırmış olmam belki anlamsızlığın ta kendisiydi. Çabuk geçti. Çünkü bu şekilde denizi daha güzel görebilmek, arada bir parlayan yıldızları seçebilmek çok daha cazipti ışıkların niçin gittiğini konuşmaktan. Ben de için için seviniyordum. İstemiştim ve birden pufff Alâeddin lambasından çıkıp mumları üflemişti. Şimdi ise vapurun korkuluklarına oturmuş bizi seyrederken birden sordu:
— Nereye kadar gideceksiniz böyle
Bende cevap verdim:
— Büyükada’ya kadar tabiî ki oradan son vapurla tekrar İstanbul’a döneceğiz, akşam eve gitmek zorundayız çünkü.
— Bu şekilde yürümeyecek hiçbir şey. Bence siz atlayın ve yüzmeye başlayın. Bu vapur birazdan havaya uçacak.
O bir cindi en nihayetinde ve bizimle eğlenmek istiyor olabilirdi.
— Sanmıyorum. Işıkların sönmesi sana bunu hissettirmiş olabilir ama şimdi durduk yerde gemi niye havaya uçsun?
— Çünkü sen yanlış bir dilekte bulundun.
— Kim? Ben mi? Hayır! Ben sadece karanlık olsun istedim, geminin karanlığıyla denizi daha net görebilecektik çünkü.
— Yalan söylüyorsun! Başka bir şey diledin. Karanlık isteğini yalnızca duyulur şekilde dile getirdin. Beni asıl uykumdan uyandıran öbür dileğindi.
— Ne dilemişim ki?
Birden Alâeddin’in koca parmakları arasında kafam sağa sola hızlıca sallandı. Karanlıktı, denizin loş aydınlığıyla mutluyduk ya birden korkunç bir ışık kütlesi gördüm. Başım, son şiddette sallanıyordu:
“Neler yaşıyoruz böyle biz. Ellerinden tuttuğum bu şey, kim, ne? Birlikte nereye gidiyoruz. Adaya mı? Bizim için değerli olan her şeyi zaten bir bir sömürüp yok etmedik mi? Daha kalan ne var ki onlarla oyalanıyoruz. Oyuncak bulamayan çocuğun taşlardan yemek kapları, bardaklar yapmasından da hazin bu. Biz taşları da kıtır kıtır yedik çünkü. Şimdi olsa olsa boş bir beyazlık -ki beyaz rengi de öyle sade bırakmış olamayız boş bir grilik içinde sessiz, yapayalnız, birbirinden uzak mesafelerde anlamsız bakışlarla yüzümüzü izler hale gelmişizdir. Yitirecek bir şey dahi kalmamışken bu güzel denizin üstünde olmamızın, hep sihirli kalmış olan ada betimlemesinin içine girmeye çalışmaktaki amacımız ne? Hiiiç’ Şimdi bir kofra patlasa, her şey havaya uçsa. En azından birlikte ölmeyi başarabilsek.”
Aynı ışık kütlesi tekrar gözlerimi kavradı. Başımda yine Alâeddin’in kalın dolgun parmakları. Yavaş yavaş duruluyorum. Sakinleşiyorum. Şimdi hem onu hem Alâeddin’i görebiliyorum. Deniz hala hafif aydınlık. Gemi karanlık, mutlu mutlu adaya doğru ilerliyor. Ada ışıkları az öncekinden biraz daha yakın. Şöyle bir bakıyorum çevreme ve Alâeddin’e dönüyorum. Yüzünde samimi, her şeyi bildiğini ve bildirdiğini gösteren bayat bir ifade var. Konuşması için sessizce gözlerimle ona söz hakkı tanıyorum.
— Şimdi anladın mı nasıl bir dilek dilediğini? Benim size tavsiyem acele edin ve atın kendinizi denize. Belki suyun altında her şey daha güzeldir; farklı hayatlar keşfedersiniz, kim bilir!
— Madem böyle bir dilek diledim ve bu benim dileğim. Bunu yaşamam gerekmiyor mu? Birazdan bu gemi havaya uçacaksa bu ben istediğim için olacak, içinde biz bulunmazsak bir anlamı kalır mı ki?
Alâeddin öyle anlamsızca bir gülüş fırlattı ki bir an deniz dalgalandı. Karanlıkta belli belirsiz köpüklerin beyazlığı sabaha karşı hareketlenen kuşlar gibiydi. Sonra tuhaf tuhaf yüzüme bakmaya başladı. Gülüşü durmuştu. Hatta bakışları giderek keskinleşti, bir robot gibi komutları yerine getirircesine donuk bir ifade belirdi dudaklarında.
— Bir yanın nasıl ki şu an için güzel bir şey dileyebiliyorsa diğer yanında onu mahvedecek kötülükler düşünebiliyor. Ben de dilekleri yerine getirirken onlarla oynamak istiyor olamaz mıyım? Evet, senin dileğini yerine getireceğim ama belki içinde senin olmanı istemiyorum.
— Çok saçma!
— Bunu diyebilmen için senin az önce hatırlamayı bile istemediğin büyük ikilemi yaşamamış olman gerek. Öyle dışlamışsın ki bak hatırlamıyorsun bile ne dilediğini. Ben hatırlatıyorum. Ama hep ben yokum ki canım. Sonra isyan edersin niye böyle, neden böyle diye işte. Çünkü farkına varmıyorsun bir şeyi isterken. Sonuçlarını hesaba katamıyorsun. Ondan sonra nedenini nasılını sormak çok kolayına geliyor tabi. Saçma olan sensin aslında.
Şaşkınlığım bin kat daha artmışken dönüp ona baktım. Öylece sessiz, denizi izliyordu. Gözleri kapalıydı sanki ya da bana öyle geldi. Müzik dinliyordu. Kulaklıktan az buçuk sesi bana geldiği için ne dinlediğini duyabiliyordum. Sevdiği bir parçaydı ve kendiden geçmişti sanırım. Bizi duymuyordu. Ve bence görmüyordu da. Alâeddin dikkatimi tekrar kendi üstüne çekmek için seslendi:
— Atlayacak mısınız denize yoksa ben mi atayım sizi?
— Ölmek istemiyorum Alâeddin. Atlarsak öleceğiz, bunu çok iyi biliyorum.
— Ama burada kalırsanız da öleceksiniz.
— İçimdeki ses öyle demiyor ama. Bu gemi havaya uçmayacak. Sen benim dileğimle oynadın, kimyasını değiştirdin. Gemi patlamayacak ama biz öleceğiz.
—Hayır! Bir hatırla. Ne dediğini bir hatırla. “En azından birlikte ölmeyi başarabilsek” İşte şimdi birlikte öleceksiniz. Sürpriz: Dileğin kabul oldu. Çok şanslı bir günündesin. Suyun altına iner inmez bir istiridye bul ve onu şanslı günün anısına sakla.
— Dalga geçiyorsun.
— Hayır! Bu bir kurmaca
— Sen nerden çıktın hem?
— Senin içinden…
— Bu imkansız, sen lamba cinisin
— Hayır, senin dileğinin ruhuyum.
…..
— Atlamayacağım denize
— Atlayacaksın.
— Atlamayacağım
— Öyle mi?
— Öyle!
— Peki o zaman…
dedi ve düşünüp hiçbir şekilde zamanın o kısmını ayırt edemediğim bir çabuklukta bir yok zaman diliminde yanımıza geldi onu alıp denize fırlattı. Boğuk bir suya gömülüş. Sadece su sesi. Köpükler… Karanlığın içine karışan beyaz köpükler… Alâeddin korkuluklarda durmuş boncuk boncuk ter döküyordu. Ben de ayağa kalkmış, yavaş yavaş suya batan bedenini yüzeydeki seyrelen kabartılarını izliyordum. Döndüm ve Alâeddin’e baktım. Gözlerinde bu sefer korku vardı. Suç işlemiş hissetmek istiyordu kendini ama tam olarak da bunu hissetmiyordu. O yüzden giderek boşluğa karıştı bakışları. Boşlukta saçılan göz bebekleri büyüyor bana yaklaşıyordu. Ona sarıldım. Alnındaki terleri, parmaklarıma doladığım kazağın koluyla bir güzel sildim. Uykudan uyanmış gibi bir iki kez açıp kapadı gözlerini. Kendimin nasıl göründüğünü ve neler hissettirdiğimi hiç bilmiyordum. Çünkü ben de hiçbir şeyi algılayamamıştım henüz. İstemsiz bir şekilde dönüp onun suya battığı yere tekrar baktım. Vapur iyice adaya yaklaşmış ve artık onun suya karıştığını gösteren hiçbir iz kalmamıştı. Hiçbir şey olamamış gibiydi. Alâeddin’e baktım tekrar. Ona sarıldım. Konuştu benimle:
— Bitti mi?
— Evet bitti
— Kurtulduk mu?
— Sanırım, zaman gösterecek.
— Bu kadar kolay olacağını hiç düşünmemiştim ben. Elimden atıverdim denize onu. Gitti. Yok şimdi. Bitti mi peki?
— Bitti. Aslında bu kadar basit pek çok şey. Bir suya atımlık kadar işte. Ama biz zorlaştırıyoruz. Bırakamıyoruz elimizden. Yoruluyoruz. Yıpranıyoruz. Oysa baksana dört bir yanımız deniz. Bırak, korkuların egemenliği bizi değil denizi tutsak alsın.
— Hadi gidelim, ben çok yoruldum.
— Ben de yoruldum Alâeddin; ama bu kadar bekledik adayı bir görseydik
— Hayır, çok yoruldum, başka zaman geliriz.
— Peki madem
dedim ve Alâeddin’i lambasına koydum.

Uyuduğumda lambalarım hala açıktı.





Paylaş

Etiketler: Suya Attik Her Şeyi

deryadeniz79

Üyemiz, Aslan Burcu 50 Yaşında, Mesleği: DİĞER,

Yorumlar
Yorum Yaz
Güvenlik Kodu