YÜREĞİ YANGINLARDA - Sosyal Bilimler

YÜREĞİ YANGINLARDA

YÜREĞİ YANGINLARDA

Hayatı ıskalayanlardan oldu hep. Hiçbir arkadaşının hayatı ‘kurtulmuş’ değildi, daha bir sevdi onları.
Genç bir kızken evde bilgisayar karşısında saatler geçirmesine kızan annesiyle yaşadığı psikolojik harp, bugün onu özlemesine engel olmadı. Belki annesi de ‘hayatı ıskalayanlardandı’. Bunu ne kardeşi- çok zeki ama acemi bir korkak- , ne o bilebildi çünkü o hisleri olabilecek bir kadın değil, anneydi. Ona gölgesine yaşayacak evin duvarlarından başka yaşam alanı bırakmadılar. O, kardeşi, babası, tüm toplum.
Evet o onurlu kadının çektiklerini ancak şimdi, tek başına kaldığı bordo renkli odasında gayet iyi anlıyordu.

Bugün Pazar. İzinli, şirketteki görevinin zorluğu ara sıra istifa etmenin eşiğine getiriyordu ama bunca uğraşla geldiği mevkiden bir türlü kopamazdı. Deri koltuğunun arkasındaki duvarda ne güzel duruyordu diploması, ahşap çerçeve içersinde ‘O.T.D.Ü. Gıda Mühendisliği’ adını yirmilik puntoyla, italik harflerle yazdılar diye ne kadar üzülmüştü. ‘Gamze Yıldırım’ düz ve dik harflerle yazılmalıydı, hiç bükülmemişti bu zamana denk bunu ‘değerli kâğıt’ basan matbaa hiç bilmedi.

Masa, bodrum katındaki evinin belki de tek gösterişli mobilyasıydı, çok severdi. Bu evi hiç ama hiç sevemedi, hep bir teras katında ya da üst katlarda yaşamayı isterdi. Ev alacak parası hiç olmadı, bekâra üst kat kiralık ev veren, ev sahibi İstanbul’ da yoktu.
Bekârları ikinci sınıf bir mahlûkat gibi bodruma katlarına izole ettik yıllarca!
Pencere sokağa sıfır, gün boyu çamura bulanmış topla maç yapan veletlerin kalesi olurdu. Onlar bile sevmiyorlardı , ‘bu karı deliymiş’ dediklerini kaç kez duydu bakkala girip-çıkarken. Duvardan-duvara halı babaanne dokuması, kimse kullanmadığı için çeyizine saklamıştı, hünerli, mavi damarlı, Osmanlı kadının hatırasına saygı, hiç yıkamadı. Birde ağır bir koku yayan kitapları, kim bilir onun şuan ki ruh haline Freud ne derdi kim bilir.

Çubuk şarabını masaya biraz sert koydu, kadeh sallandı. Bugün kendine güzel bir gün geçirtmeye karar verdi. Hiçbir şeyin şarabıyla arasına girmesine izin vermeyecekti, lensini bile çıkartıp, ihtiyacı oluncaya kadar unutacağı bir yere bıraktı.
Radyoyu masanın sol tarafına doğru itip, frekansını ayarladı. Haber saati, yine her zaman ki olaylar; Hükümet erken seçime gitmiyor, dolar yedi lira olmuş, Avrupa birliği Kıbrıs ve Diyarbakır’dan sonra Trakya bölgesini de elimizden çıkarmamız gerektiğini açıklamış ve buna merkez parti genel başkanı çok ağır şekilde cevap vermiş,vs..
Müzik başladığında şişe elindeydi. Şarabın kırmızı şırıltısı, bardağın dibine kayıp dudak payı bırakarak doldurdu, kadehi. İnceydi parmakları ve tırnakları asetondan yeni geçmiş, sıkı kavrayıp fontiple boca etti, damağının kırmızılığına.
Radyodan tanıdık bir ezgi değdi, kulağına. Evet, o. Bir zamanlar en çok sevdiği türkü, ne zamandır dinlememişti, tam zamanında yoldaşı oldu şimdi;

‘Gide gele inçik yollar teselli muhabbetler
Kar etmez sorma dindirmez sorma her günüm duman oy
Saçlarım ağarıyor sabredemedim
Dönecek biliyorum dinletemedim
Halimi sorma derdimi sorma her günüm duman oy
Gide gele inçik yollar teselli muhabbetler
Kar etmez sorma dindirmez sorma her günüm duman oy’

Bu türküyü yirmili yaşlarında, hep dinlerdi. Her daim ‘yüreği yangınlardaydı’. Okulda Sibel’le tartıştı bu türkü. Sevgilisi ‘beni bir daha arama’ dedi, bu türkü. Üniversiteye girdi, yine dinledi. Her zaman. Güzel ve kötü her günde. O zaman çok daha güzeldi, saçları lacivert karasıydı bir tek beyaz yoktu içinde ve dudakları vişneçürüğüydü. Böyle uzun kolyeler takmıyordu o zamanlar. Yeni-yenide yazmaya başlamıştı, arkadaşları destek olmuştu ‘yaz da yaz’. Elleri hep küçücük kaldı, on yaşındaki kadar masum ve beyaz.

Ruhu, sürmene takası gibi açık denizlerde savrulup durdu, birçok liman barındırırdı ya onu koynunda, hiç birine yanaşmadı. İnsanların ‘neden evlenmedin’ sorusuna binlerce kez cevap vermedi, öyle ya ne o anlatabilirdi ne onların anlayacak kadar vakitleri vardı.
Yirmili yaşlarında geçirdiği buhranlar aklından hiç çıkmadı, acaba daha yüzeysel görebilseydi o zaman dünyayı ve dostlukları bugün hayatı, aynı sırayı paylaştığı Nazire’yle aynı olur muydu? O da seyrek saçlı eşiyle ikinci çocuğuna isim bulmakla uğraşıyor olabilirdi. Muhtemelen erkek olurdu adını ‘Vedat’ koyardı, eski sevgilisinin adıydı. Buz mavisine boyadıkları duvarlarını kâğıttan şerit çekmek istedi eşi, hışımla karşı çıkıp, çıplak ayaklarını elektriği emsin diye, toprakta yürürdü.
Olmadı bunlar, hiç olmadı. Bugün yaşı kırk sekize gelmişken de hiç olabilme ihtimali yoktu. Bu kırış-kırış suratı öpecek ne bir koca, cılız, beyaz telli saçlarında dolaşacak ne bir el bulabilirdi, bu yaşından sonra.

Şarabın dibi geldi, saat 22.00. dışarıda tam bir İstanbul yağmuru yağmakta, sarhoşça düşüyor damlalar asfalta. Bakkal kepenkleri dindirirken sağ gözüyle bakıp, arsız bir gülümse koydu ensesine. Yaşlı olmasına rağmen, çekiciydi hala. Mahallenin tüm erkeklerinin rüyalarını süsledi geceleri, hepsi seni sıcak haziran geceleri rüyalarına ‘misafir’ ettiler.

Sahile indi, yağmur yağdığı için hemen-hemen bütün banklar boş, artık liseliler bile yağmur altında öpüşmüyor. Bir sigara yakarak, önündeki nemli ‘Ziraat Bankası’ bankına oturdu. Üstünde, milyon yıldız birbirlerinin üstünden atlayarak birdirbir oynuyorlar. Karşısında, lacivert karası bir deniz, biraz tedirgin, taşlara vurunca beyazımsı bir renk alıyor dalgalar. Kız kulesi önünde hemen, ışıkları denize düşmüş. Kulenin hakkındaki binlerce hikâyede birini hatırladı. Gözleri ıslak bir maviye takılıp, ufacık bir damla göz çeperinden azat edip kendini, yüzünün kıvrımlarına aktı, intihar olduğunu bile-bile. Islak rüzgâr, saçları gözünün önüne bırakıyor.
Parmaklarını dudaklarına götürüp, bir hıçkırık bıraktı, ağlıyor evet ağlıyor. Durmaksızın kana-kana. Yirmi yaşında baba evinde bıraktığı yaşamından sonraki bütün saatlerin acısına, her dakikaya bir damla, ağladı. Tüm aldatılmalarına, yitirdiklerine, aşağılanmalarına, İstanbul’a. Ağlıyordu. Gözyaşları daha bir nemlendiriyor geceyi. Damlalar yavaşça sahilden denize dökülüyor, denizde, gözyaşları da tuzlu... Türkü yine dillindeydi;

Saçlarım ağarıyor sabredemedim
Dönecek biliyorum dinletemedim
Halimi sorma derdimi sorma her günüm duman oy(*)
(…)

Son zamanlarda fotoğraflar çekiyorum dostlarım, manzara resimleri. Martılar, camiler, kaleler, sokaklar. Çektikte, satıp sattıkça para kazanıyorum. Benim işim bu.
Tam karşımdaki bankta kız kulesinin ihtişamına tezat bir ıslak kadın oturuyor; başı öne düşmüş, elleri gözlerinde, yüzünü saklayarak ağlıyor. Basıp deklanşöre çekiyorum fotoğrafını. Sergimdeki en güzel, en sanatsal eser bu olacak.
Kusuruma bakma ‘ıslak şehrimin, gözü yaşlı kadını’ çekiyorum fotoğrafını ve daha bir seviyorum gözyaşlarını. Affet. Beni affet…


Senin senden sakladığın yüzün vardı
Kimselere göstermediğin
Kırmızı yıllarda yaşamadıkların, kırıştırsa da
Kelimeler gibi pırlanta
Noktalar kadar zümrüt
Masallar gibi som altın
Ve herkes kadar buralı
Senin senden sakladığın bir yüzün vardı…

Paylaş

Etiketler: Yüreği Yanginlarda

ogniela

Üyemiz, Akrep Burcu 47 Yaşında, Mesleği: DİĞER,

Yorumlar
Yorum Yaz
Güvenlik Kodu