Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat
RÖPORTAJ
MEHMET GÜNDEM
Ahmet Altan: Tanrı fikrini seviyorum
Tanrı fikri çok rahatlatıcı bir şey. Yani, Tanrı olduğu zaman iyi bir
adamsan daima için rahat. Nasıl olsa Tanrı sana iyi davranır. İki, nasıl
olsa her acını paylaşacak bir güç vardır ki, bu da çok muhteşem bir şey.
Batılı bir düşünür, ''Tanrı fikri çok iyi bir proje'' diyor.
Semavi bir edebiyatın kahramanlarından biri olmaktan hoşlanıyorum. Ben
kendi müellifini tanımayan; ama ona hep hoş bakan, iyi şeyler olduğunda
teşekkür etmesini bilen, kötü şeyler olduğunda, sitem eden bir kahramanı
olarak dolaşırım.
Zor bir duruş
Ahmet Altan muhalif bir hayatın sahibi. Konuşmaya başlarken diyorum ki,
konuşalım ama baştan bilin; ''Ey kavmim sen ki, peygamberlerini bile
dinlemedin, beni hiç dinlemezsin'' gerçeği hâlâ devam ediyor.
Ahmet Altan'ın şu aralar üzerinde yoğunlaştığı ve eylül ayında
kitaplaşacak bir çalışmasının önemli kahramanlarından olan Şeyh Efendi'ye
kulak veriyorum, Şeyh Efendi; 'Kimseyi kendi ölçülerinle yargılama,
herkesi kendi ölçüleriyle yargıla. Ahlâksız, benim ahlâkıma uymayan
değildir, ahlâksız kendi ahlâkına uymayandır.' diyor. Kendi ahlâkı içinde
tutarlı ve onurlu duruyor Ahmet Altan. Onun duyarlılığını açık
yüreklilikle ifade etmek zorundayım. Ölüm karşısında, hayat karşısında,
aşk karşısında, umut karşısında, hüzün karşısında, acı karşısında, inanç
karşısında, Yaratıcı karşısında duyarlı. Bu duyarlılıkta; ölümün, hayatın,
aşkın, hüznün, acının kendisine ya da hiç tanımadığı bir başkasına ait
olması herhangi bir rol oynamıyor.
Hasan Paşa'nın kızı, Şeyh Mustafa Efendi'nin torunu, Halit Bey'in eşi
Hanımefendi'yi hayatın, ''Ben her şeyin bedelini ödetirim.'' demesinden,
''Parayı dedim, depremdekilerine gönder.'' diyen çocuktan ziyadesiyle
etkileniyor. Hapishanede ölümle yüz yüze duran Sevgi'den etkileniyor.
Sarıkamış'ta Enver Paşa'nın ihtirasıyla ölen 90 bin insanla da,
Akdeniz'de, Kıbrıs'ta kendi gemimizi batıran dahilerle de ilgileniyor.
Benim acılarımla da, bütün kabilelerin acılarıyla da, duyarsızlıklarıyla
da ilgileniyor Ahmet Altan.
Altan'ın biz Müslümanların bu hayatta olaylar karşısında tavır ve
duruşlarına ait bazı sorularını düşünmeye değer buluyorum. Sahi biz,
başkalarının ölümleri, korkutulmaları, haksızlığa uğramaları ve acıları
karşısında niye sessiz kalırız ki!
Ahmet Altan, ''Hayatınızda hayatınızdan daha değerli bir başka şey yoksa
eğer... '' diye başlayan ve oldukça anlam yüklü bir cümleyi de bırakıyor
bize. Bir de, 'İnsan neresinden değişir?' sorusunu.
Sahi insan neresinden değişir Ahmet Altan!
Her açıdan zor bir duruş, onun tercihi.
Bir dedem şeyh, bir dedem paşa. Ama bir dedem paşa olduğu için asker, bir
dedem şeyh olduğu için sivil değilim. Fakat ben bunların izleriyle
büyüdüm. Dedemin kılıcını ve kahramanlık hikâyelerini, diğer dedemin tekke
anılarını dinledim. Bütün bunlar insanın damarlarına akar.'' diyorsunuz
bir söyleşide. Peki siz nesiniz, kimsiniz, nerede duruyorsunuz?
Ben yazı yazan bir adamım. Yazının haricinde beni tarif edecek pek bir
özelliğim yoktur. İyi yazı yazmaya, yazıya ihanet etmemeye çalışırım.
Yazıya ihanetin cezası her şeyden daha ağırdır bilirim. Düşündüğümü ve
duyduğumu yazmaya çalışırım.
Sizi okurken aldığım notlarda; neredeyse birbirine benzemeyen iki
hayatınızın olduğunu söylüyorsunuz.
Serserilikle dağılmaya yatkın, süfli zevklere düşkün tabiatımın bana
kaçınılmaz bir kader gibi hazırladığı yok oluştan kadınlarla kitaplar
çıkardı beni.
Nereden, hangi kadınlar, hangi kitaplar, nasıl ve nereye çıkardılar sizi?
Ben hem sokak çocukluğunu bilirim, hem de entelektüel bir dünyayı. Babamın
meşhur bir yazar olması, her sabah bir daktilo sesinin hayatıma girmesi,
benim ihtiyaçlarımı karşılayan paranın yazıdan gelmesi... Bu iki kültürün
birleştiği kavşakta bir kültür melezi olarak büyüdüm. Biraz da asi
tabiatlı bir çocuktum. Ders çalışmayı, okulu hiçbir zaman sevmedim.
Derslerim kötüydü, çeşitli okullardan atıldım. Cehaletin bilgiye karşı iki
tavrı vardır, ya onu yerden yere vurur, ya da onu çok yüceleştirir. Biz
bunun ikisini de aynı anda bu toplumun içerisinde görüyoruz. Okulun,
diplomanın, donmuş bilginin, ezberlenmiş bilginin bu kadar önem kazandığı
bir yerde benim durumum bir yokluğa, bir hiçliğe, bir serseriliğe doğru
giden bir yol gibi gözüküyordu.
Süflilikte kalma mı?
Hayatın süfli kısımlarına da meraklıyım. Ben bütün yerleşik aile
değerlerini içine sindirmiş olarak büyümedim.
Kitaplardan ve kadınlardan ne öğrendiniz?
Edebiyat çok iyi bir beslenme kaynağıdır. İnsan hayat hakkında çok önemli
şeyler öğretir. İnsana kendi güvenini, kendi değerlerini kazandırır.
İnsana düşünmeyi gösterir. Hayatın içinde birçok değişik hayatlar
olabileceğini bilirsin. Kendi hayatın içinde birçok başka insanın
hayatlarını yaşarsın. Bu sana hiç yerinden kımıldamadan müthiş bir hayat
tecrübesi verir. Kitaplar bana böyle şeyler öğretti. Süfli bir serserilik
içine hapsolup kalmanın çok küçük bir hayat olabileceğini bana gösterdi.
Bütün kitaplar zekânın ve zarafetin çekiciliğini gösterdi bana. Kadınlar
ise beni her açıdan eğittiler, bana zevk, zarafet, incelik öğrettiler.
Bugün eğer sahip olabildiğim herhangi bir değer varsa onların hepsinde bir
kadının izi bulunur. Hayatı kitaplardan ve kadınlardan öğrendim. Bir de
babam çok önemli bir faktördü.
Var olmak diye bir problematik. Varlığınızı nasıl temellendiriyorsunuz?
Bu bir problematik. Çünkü insanlar hayatın nedenini bilmiyorlar.
Doğuyorsun, tabiatın ölçüleri içinde çok kısacık yaşıyorsun ve öleceğini
de biliyorsun. Dindarlar hayatın manasını öteki dünyayla bu hayatı
tamamlayarak açıklıyorlar. Ama dinî inançların bu kadar kuvvetli değilse,
o zaman bu kendi elinde duran ve içi boş olan 80–90 yıllık zaman
dilimine bir mana yüklemek senin görevin oluyor. Herkes hayata nasıl bir
mana yükleyeceğini kendisi seçiyor. Bir kısmı hayata öyle mana yüklemek
istiyor ki, ölümü ben hayatımda yaşarken yeneyim diyor, yani bedenen yok
olduğum halde de benden bir şeyler kalsın diyor. Bazıları ölümünden sonra
kalmasa bile, bu dünyada yaşadığı sürece çevresinin kendisine saygı
göstereceği bir değer birikimine sahip olmak istiyor. Bir kısmı da hayata
bir mana katmaya çalışmıyor, mümkün olduğunca eğlenceli bir biçimde
geçirmeye çalışıyor. Burada bir sapmanın yol ayrımına geliyor; hayatı
eğlenceli geçirmek için paraya ihtiyacın var. Parasız eğlenebilmek, çok
büyük bir lüks ve çok büyük bir entelektüel birikim gerektirir. Eğer
elinde bu birikim yoksa eğlenebilmek için başkalarına ve paraya muhtaçsın.
O zaman parayı nereden kazanıyorsun, nasıl kazanıyorsun diye sormak
gerekiyor?
Evet. Bazen insanlar kendi varoluşlarını inkâr edebilecek bir biçimde para
kazanıyorlar. O zaman kendi hayatlarının manasını eksiltip, o boşluğu
eğlenceyle, iktidarla doldurmaya çalışıyorlar.
Ya siz?
Sade bir hayatım var. Yalnızlıktan çok hoşlanırım, kendi kendimi
eğlendirebilirim. Ben kendi hayatıma yazı yazarak bir mana katmaya
çalışırım. Yazmadığım zaman kendimle aram iyi olmuyor.
Yazarken kendinizde bir iktidar, bir kudret vehmediyor musunuz?
Yazarlar Enel Hakk'a en çok yaklaşan insanlardır. Her yazarın kendi
kâinatı var. Kahramanlarının kaderlerine hükmeder, onların ölümlerine,
doğmalarına, yaşamalarına, aşklarına karar verir. Burada gerçekten büyük
ve dokunulmaz bir iktidar vardır. Sizi öldürebilirler, sizi hapse
atabilirler; ama kimse size istemediğiniz bir şeyi yazdıramaz. Hem başka
hiçbir kimseden yardım alamaz, hem başka hiç kimseden tesirle kötü bir
hale gelemez. İnsanın Tanrı'ya en yaklaştığı yerdir bence yazarlık.
'Hayatın, bir sanat şaheseri olarak yaratıldığı açık; duygu zenginliği,
anlatım gücü, aksiyonla ruhsal derinlik dengesi, kahraman bolluğu,
sürprizleri, inandırıcı olmaya hiç uğraşmadan başardığı inandırıcılığı ve
sürükleyiciliği bir başyapıt' diyorsunuz. Ahmet Altan bir yazar, bir de bu
evrenin bir yazarı var. Peki bu başyapıtın yazarı ile aranız nasıl?
Zaten korkunç olan da bu geçek. Şimdi burada Tanrı fikrine bir yaklaşış
var. Ben Tanrı fikrinden çok hoşlanan bir insanım.
Çok iyi bir çözüm...
Çok rahatlatıcı bir şey. Yani, Tanrı olduğu zaman iyi bir adamsan daima
için rahat. Nasıl olsa Tanrı sana iyi davranır. İki, nasıl olsa her acını
paylaşacak bir güç vardır ki, bu da çok muhteşem bir şey. Batılı bir
düşünür, ''Tanrı fikri çok iyi bir proje'' diyor. Ben bu fikirle biraz
oynaşmaktan hep hoşlanırım. Bu kâinatın niçinini bilmiyoruz. Muhteşem bir
sanat yapıtı gibi. Bunu yaratan biraz kendi yaratıcılığının gücünü de
göstermek istiyor. Ben nasıl yaratırım ve neler yaratırım diye müthiş bir
kudret gösterisi.
Kendini bildirmek...
Burada bir başka gösteri daha var. Bizim bilebildiğimiz kadarıyla kâinatta
sadece iki çizgi vardır, düz ve kavisli çizgi. Sadece bu iki çizgiyi ve
güneşin yedi rengini kullanarak, neredeyse milyarlarca renkte, tonda ve
şekilde yaratık yaratabilmek olağanüstü bir hayal gücünün, muhteşem bir
kudretin işareti. Bunun bir sahibi var mı derseniz, ben şu anda buna ne
var diyebilirim, ne de yok...
Size var demek de, yok demek de zor geliyor, peki böyle bir 'muhteşem
başyapıt' nasıl oldu sorusuna ne diyorsunuz?
Bunun cevabını bilmiyorum. Cevabını bilmediğim zaman, bir tahminim
olabilir, ama tahmini gerçek olarak kabul edemiyorum. İnançlı olanlara
karşı değilim ve onları şanslı görüyorum, karşı çıkanlara da karşı
değilim. Biliyorum, emin olmak onları rahatlatıyor.
Emin olmak, insanı rahatlatıyorsa, her iki durumdan birini seçemeyen ve
emin olamayan Ahmet Altan'da bir rahatlama isteği hiç olmuyor mu, ya da bu
rahatsızlık, size rahatsızlık vermiyor mu?
Bir huzursuzluk. Ama bu bereketli bir huzursuzluk. Bu huzursuzluk soru
sordurur. İnsanların da soru soranlara ihtiyacı vardır. Huzura ve rahata
kavuşmak soruları bitirir. Benim huzursuzluğum sürdüğü sürece ben iki ucun
arasında sürekli dolaşabilirim, bir kesin bağlanma sağlamadan onların
arasında dolaşıp kendi sorularımı iki uçta da arayabilirim. Kesinlikler
artık beni şüpheye düşürüyor.
Soruları kendiniz için mi soruyorsunuz, başkaları için mi?
Aklımda bir soru varsa, zaten onu yazarım. Türk toplumu sizin samimi
konuştuğunuza, o konuşmalardan bir çıkar sağlamayacağınıza inanıyorsa,
onun inançlarının tam tersini söyleseniz, buna belli bir hoşgörüyle
yaklaşabiliyor. Genelde dindarlar tutucu bir yapıdadır, ama benim gibi
tavrını net olarak söyleyen insanlarla onların bir problemi olmaz,
rahatlıkla konuşurlar. Çünkü ben dindarların kendi hayatlarını
yaşamalarının gereğine inanıyorum. Ama şuna da inanırım; Türkler
söyledikleri kadar dindar değiller, eğer öyle olsalardı ahlaklı olurlardı.
Ben bugüne kadar din motifli politik hareketlerden hiçbirinin 'haram'
kavramının üstüne gittiğini hiç görmedim. Şimdi siz 'türban' meselesini
'haram' meselesinden önde tutan bir Müslümansanız, ben sizin
inançlarınızdan ve tavrınızdan kuşkuya düşerim. Bu, Tanrı'nın varlığına
duyduğum kuşkudan çok daha büyük bir kuşkudur.
Semavi bir edebiyatın kahramanlarından biri olduğunuzu da yazdınız.
Böyle olmaktan da memnunum. Büyük bir başyapıtın içinde yaşayan herkes
onun kahramanlarından biridir. Ben de bu başyapıtın içinde dolaşan
insanlardan biriyim. Ben de onun kahraman yaratmaya çalışan
kahramanlarından biriyim. Ben kendi müellifini tanımayan; ama ona hep hoş
bakan, onunla şakalaşan, iyi şeyler olduğunda teşekkür etmesini bilen,
kötü şeyler olduğunda, ama biraz fazla değil mi diye sitem de eden bir
kahramanı olarak dolaşırım.
Bu hayatı yaratıcıyla birlikte yazarak, adınızı onun adının yanına
yazdırmayı başarmak mı buradaki kahramanlık?
Asıl zevk veren, asıl heyecanlı kısım, eserin yazılmasına yardımcı
olabilmemiz, bunu hissetmemiz, bu yardımcılığı mümkün olan en son çizgiye
kadar uzatma isteği taşımamız. Aslında yazarlığın da büyük bir
başkaldırısı var, hem topluma hem Tanrı'ya. Çünkü yarışırım diyorsun. Ben
bunu böyle yaşamaktan hoşlanıyorum, uçtan uca gidip gelmekten
hoşlanıyorum.
Birbirinden çok farklı şeyleri aynı anda söylüyorsunuz. Mesela Aktüel'de
iki hafta önce yayınlanan yazınızda ''Artık inanıyoruz Tanrı ve insanlar
bizi bekliyor, sürgün bitiyor'' diyorsunuz.
Benim yazılarımda Tanrı figürü çoktur, ben bu figürü, bu fikri seviyorum.
Dindar olsaydım, radikal ölçülerde dindar olabilirdim. Yaratan birisi
olmasından, sitem edebileceğim, şükredebileceğim birisi olması fikrinden
ben hoşlanıyorum. Sadece o fikrin varlığından emin değilim. Bir dindar
çocuk sormuştu, 'İnanmadığınızı söylüyorsunuz; ama yazılarınızda hep bir
Tanrı var, nedir bu ilişkiniz?' Onun kızacağından da biraz kuşkulanarak
demiştim ki, 'Biz tanrıyla flört ediyoruz.' O bu sözden maksadımı anladı
ve bana kızmadı. Bu bir tür düşünsel flört...
Ahmet Altan aslında Tanrı'yı ve dini çok ciddiye alıyor...
Elbette ki çok ciddiye alıyorum. Yazılarımda çok vardır, kitaplarımda da
var. Mesela kahramanlarımdan biri Şeyh, gerçek bir din adamı. Gerçekten
inanan bir adamın her zaman içinde bir kuşku olduğuna inanırım. En azından
kendisine karşı bir kuşku taşır, layıkıyla inanıp inanamadığından
kuşkudadır. İnsanların inanışları ilgimi çekiyor. Din insanlığın hayatında
hep ciddiye alınmış, çok ciddi etkileri olmuş. Dini kültürel boyutta da,
edebi boyu da çok ciddiye alırım. Mesela Batı edebiyatı kendi dininden çok
beslenir. Ne yazık ki, bizim edebiyatımız kendi dininden o kadar
beslenemedi, çünkü bizim dinî bilgilerimiz çok azdır.
İnanca yönelik bir yaklaşımda, 'Acıyla dolu bir hayatta insanların bu
acılarını taşımalarına yardım eder... İnanç, insanların çekeceği azabı
azaltır...' diyorsunuz.
Ben insanların inançsız olmalarını istemem. Hatta inançlıysalar onları
şanslı bulurum...
Siz acıları nasıl taşıyorsunuz?
'Keşke Allah'a inansaydım' dediğim çok zaman oldu. Zaman zaman büyük
acılarla karşılaşırsın. Annem öldüğü zaman bunu çok hissettim. Benim için
ölüm bir kayboluştur, öteki dünyadan tam emin değilim. Çok sevdiğiniz
birinin kesin yok oluşuna tahammül etmek çok güçtür. Allah'a inanan biri
ölüm karşısında çok daha tevekkül sahibi olabilir, şunu düşünür; 'o gitti
ama ruhu hâlâ etrafımda, ben de bir gün onun gittiği yere gideceğim ve
buluşacağız.' Bu inanç acınızı yok etmez; ama taşımayı kolaylaştırır. İki,
bizim toplumumuzda görmüyoruz; ama dinin inançlı insana çok büyük bir
cesaret vermesi gerektiğini düşünüyorum. Onun içinde inançlarından
kuşkuluyum, inanıyorsan cesurca fikrini söylemelisin, tavrını almalı.
Dinin tek işaretinin de ibadet olduğuna inanmıyorum. Dinin daha özde var
olabilen bir şey olduğunu düşünüyorum. Dinler ilk çıktıklarında ve muhalif
oldukları dönemlerde özü çok önemsiyorlar; ama iktidar olduktan sonra
şekli öne çıkartıyorlar. Ben, evet dinin özüyle ilgileniyorum. Hiçbir din
insanlara kötü şeyler önermez. Ben yalnızlığa alıştım, yalnızlığa
dayanabilirseniz, birçok acıya da dayanabilirsiniz. Bir de yazıya
inanırım, tıpkı gerçek bir dindarın iyi yaşarsa cennete gideceğine
inandığı gibi, ben de iyi yazarsam acıların üstesinden gelebileceğime
inanırım. Benim hayatımda da bir inanç var aslında.
Kant; ''İki şey beni çok şaşırtır; yıldızlar ve insanlardaki iyilik''
diyor. Sizi şaşırtan nedir hayatta ya da insanda?
Beni şaşırtan şudur; bu kadar muhteşem, ayrıntılı bir yaratma. Yani
örümceğin kılcal damarına kadar düşünen, bir örümcek yaratıp bununla
yetinmeyen ve üç yüz türünü yaratan, bir maymun yaratıp onunla da
yetinmeyip iki yüz ayrı cins maymunu yaratan, denizin altında her bir
balığı birbirinden farklı yaratan bir yaratıcılık, bunu sırf bir hiçliğe
dönüştürmek için neden yapar! 'Kendi yaratıcılığını görmek için'den başka
bir cevap bilmiyorum. Belki bir cevabı vardır. İnsan olağanüstü bir yapı,
büyük bir kudret işi. Yaratıcılık gösterisine bakar mısın? Altı milyar
tane aynı şeyden yapıyorsun ve hiçbiri birbirine benzemiyor. Sonra bunları
buruşturup buruşturup atıyorsun. Niye?
Burayı bir vitrin olarak kullanıyordur...
Belki. Öyle de düşünülebilir. Bu soruların sahibiyim ama cevapların değilim.
Sorulara vurgu yaptığınız kadar, cevaplara da yöneliyor musunuz?
Bu soruların cevaplarını ben bulamam, bu benim gücümü aşıyor. Ben
sorularımla devam etmek isterim. Sorularım en azından bana elimde olmayan
cevapların gösteremediği yolları gösterir. Bir gün cevabını da bulursam
harika olur... Edebiyat insana sorular verir. Bu sorular günlük hayatta
pek işine yaramaz. Ama kendinle ilişkinde önemli bir rol oynayabilir ve
insanın en önemli lişkilerinden biri kendisiyle ilişkisidir. Ayrıca senin
kendinle ilişkilerin zenginleşirse hayatla da ilişkilerin zenginleşir.
Hayatın da aynen dinde anlatılan gökyüzünün katları olduğu gibi katlarının
olduğuna inanıyorum. Senin seviyen neyse sen hayatta ancak onun cevabı
olan katta yürürsün.
Sizce ölüm nedir?
Hayata kıyasla ölüm bir mükemmelliktir. Çünkü hayat eksik olmak
zorundadır. Ancak eksik şey ilerler. Mükemmelin gideceği bir yer yoktur.
Mükemmel sondur. Ölümün mükemmelliği son olmasındadır ki, o mükemmellik
bile yeniden hayata dönüşerek bozulur.
Yani ölüm bile tam mükemmel değildir.
Doğru. Hayat hareketini eksikliğe bağlamıştır. Zaten hiçbir zaman bir din
devleti olamayacağına inanmamın nedeni de budur. Dinin bana göre tek
eksikliği var o da, insandan mükemmelliği istemesi... İnsanoğlunun
mükemmel olması hayatın akışına aykırıdır. Hepimiz eksiğiz ve sürekli bu
eksikliği tamamlamak için hareket ederiz. Müslümanların dinlerini daha
ciddiye almalarını bekliyorum.
Müslümanlar dinlerini ciddiye almıyorlar mı?
Hayır. Babam sorar; 'Müslümanlar neden Allah'ın kanunları karşısında merak
eksikliği içindeler.' Eğer Allah'a gerçekten inanmışsan Allah'ın
kanunlarını merak etmelisin. Senin Allah'la olan tek ilişkin onun
büyüklüğünü kabul etmek ve ibadet etmekle sınırlı kalabilir mi? Senin
Allah'ınla daha boyutlu, daha düşünsel, daha ruhsal bir ilişki olmayacak
mı? Öz meselesi. Bu senin meselen mi derseniz, eğer onlar öze indirseydi,
yaşadığımız hayatın çok daha renkli, çok daha zengin olabileceğine
inanıyorum. Bu bana da yansıyacaktı. Ben romanımda bir şeyh, Allah'a
inanan bir insan anlatıyorum. Benim kitabımın neredeyse en akıllı adamı
bir şeyh. Orada kendi günahıyla, kendi imtihanıyla inanan bir adamın
dövüşmesinin acısı var. Ama ben bizdeki Müslümanlarda böyle bir acı
olduğuna inanmıyorum. Onlar bir cennet cehennem pazarlığı içindeler. Bunun
da bir dini, olabilecek en ucuz ve kolay hale dönüştürmek olduğu
kanaatindeyim... Bu son kitabımda şeyh diyor ki; ''Allah kulunu mükemmel
yaratmaz. O'nun yarattığı kulun mükemmelliği tekâmül edebilmesindedir. O
zaman sen Allah'ın dünyaya vermek istediği mükemmelliğe bir uyum katmak
istiyorsan, sen de gelişmeli ve tekamül etmelisin...''
Ölüm korkutuyor mu sizi?
Ölümden gençliğimde korktuğum kadar şimdi korkmuyorum. Yazı yazmak beni
ölüm korkusundan epeyce kurtardı. Özellikle Kılınç Yarası beni ölüm
korkusundan epeyce kurtardı.
Nedir o korku?
İnsanlar yok olmaktan ziyade ölüm anından korkarlar. Geçenlerde babam
yazdı, yabancı bir yazar diyor ki, dindarlar ölümden sonrasından
korkuyorlar, komünist dinsizler ölüm anından korkuyorlar.
Siz neden korkuyorsunuz?
Aslında neden korktuğumu bile bilmiyorum. Sokrat'ın çok güzel bir lafı
var, onu ölüme mahkum ettiklerinde hakimlere diyor ki; 'Siz kalıyorsunuz
ben öleceğim, ama hangisinin daha iyi olduğunu hiç kimse bilmiyor.' Ben
korkuyorum ama ne olduğunu bilmiyorum. Bu güdüsel bir korku. Bu kâinatı
yaratan her kimse, hayatı ölüm korkusuyla devam ettiriyor, ölüm korkusu
olmadan hayat bitiyor. Bütün canlıların içine ölüm korkusu bir güdü olarak
yerleştirilmiş doğuştan. Çünkü korkmuyorsan öyle duruyorsun. Ceylanlar
ölümden korkmasa aslanlar onları rahatlıkla yer, o zaman ceylan kalmaz,
bütün denge bozulur. Ceylan niye korktuğunu biliyor mu, aslan gelince
kaçıyor. Biz; 'Nasıl olsa öleceğim, niye bundan kaçıyorum?' sorusunu
sormalıyız.
Ölüm sizi teslim almadan, siz ölüme gitmeyi düşündünüz mü?
Yani intihar... O kadar büyük bir ölüm korkum yok. Gençliğimde bunu
düşünebilirdim...
''Genç bir kız hapishanede ve galiba ölüyor. Bu kızın kurtulmasına
yardımcı olacak, henüz gergedanlaşmamış, ruhunu satmamış bir insan yok mu
koskoca toplumda? Eğer, bir kişi varsa, bir insan varsa ona yalvarıyorum:
Yardım edin, biri ölüyor...'' diye bir çağrı yaptınız...
Sevgi İnce'yle ilgili. Yaptım da ne oldu! Sarıkamış'tan Akdeniz'e yazdım;
Sarıkamış'ın ölümcül gölgesi bu ülkenin üstünden hiç gitmedi. Eğer
Sarıkamış'ta ölen 90 bin askerin hesabı Enver'e, Kıbrıs'ta batırılan
geminin hesabı diğerlerine sorulsaydı, ölüm böylesine pervasızca kol
gezmezdi bu ülkede. Hapishanede masum bir çocuk ölürken, nasıl olur da bu
ülkenin dindarları ayağa kalkmaz? 18 yaşında bir kız çocuğunun hapishanede
ölmesini, neden bir türban meselesi kadar önemsemezler? Din, 'Bir insanı
öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir, bir insanı ihya eden bütün
insanlığı ihya etmiş gibidir.' demiyor muydu! Allah rızası için bunu ben
sorayım, bunu sizin gazeteniz sorsun. Biri bana bunun cevabını versin.
Gözünün önünde bir kul bir başka kulu öldürüyorsa, sen nasıl sesini
çıkartmazsın... Benim Şeyh kahramanım diyor ki: ''Kimseyi kendi
ölçülerinle yargılama, herkesi kendi ölçüleriyle yargıla. Ahlâksız, benim
ahlâkıma uymayan değildir, ahlaksız kendi ahlakına uymayandır.'' İnsanlar
dindarlara güvenmiyorlar, çünkü dindarlar kendi ahlâkına uymuyor. Çünkü
dinin ahlâkı size o çocuğu kurtarmak için ayağa kalkmanızı emrederdi.
Bir insanı yalın bir 'insan' olarak görüp, bunu onun için 'yeter değer'de
algılayamıyoruz da, etnik kimlik, aidiyet, bağ vs. arayışlarındayız?
Bunun vahşi bir cevabı var; çünkü biz yeterince insan olamadık. Biz tek
başımıza bir insan olmayı beceremediğimizden belli bir kabilenin bir
parçası olmaya çalışıyoruz. Bu kabilenin adı Kürtlük, Türklük, laiklik,
dindarlık olabilir. Ama bu kabilelere dahil olan herkes sadece kendi
kabilesiyle ilgileniyor ve karşı kabileden birinin acı çekmesine hiç
aldırmıyor ve zaten onları da birer insan olarak görmüyor. Kendisini de
bir insan olarak görmüyor, kendisini de sadece bu kabileden birisi olarak
görüyor...
Mehmet GÜNDEM
FELSEFE
Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat