Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat


KORKUDAN SEVGİYE YOLCULUK

Kategori: HİKAYE ÖYKÜ
Eklenme Tarihi: 10 Eylül 2007
Zaman: 27 Mayıs 2012 02:39
Samanalevi Netkafe - http://www.samanalevi.com/sosyalbilimleroku/1873.KORKUDAN_SEVGIYE_YOLCULUK.html

Bir öğleden sonraydı. Henüz uyanmış ve gözlerimi ovuyordum. Büyükannem sarı hırkamı sırtıma dolamış, tencerede dolmalar. Uyku sonrası ilk hediyem akşam yemeğindeki biber dolmaları ki kabuklarını soyma huyum hala benimledir. Kokudaki korkuyu hissedip ona dönmüştüm. Yüzündeki o minik benleri gözlemiş ardından da bisküvi istemiştim. Aklımda böyle kalmış, burada olsa kendisine de sorabilirdik tabi.

Büyükannem beni severdi. Doğduğum kar dolu günden şu sabah vaktine kadar hep sevdi beni. Şu an beni düşünmüyor olmalı zira uyuyordur. Eskiden yaşlıların sabahleyin en erken saatlerde kalkıp dolaştıklarını düşünürdüm. Hep erken kalkardı ama bildiğim vakte daha saatler var. Şimdi uykusuzluğum ve ben, onu düşünüyoruz. İşte o öğleden sonra usulca elini omzuma koyup bir nar çıkarmıştı torbadan. Pazardan yeni almış, kocaman bir nar torbası. Narı severdim, ama ona bakarken duyduğum his yerken duyduğumdan hep daha derindi. Kıpkırmızı, donmuş, minik jöle taneleri…

Sonra beraber nar suyu çıkardık, bir bardak dolusu. Yavaşça dolan bardağın ağzıma ulaşıncaya kadarki seyrinde bisküvilerimi yiyordum. İşte tam o sırada kocaman bir hamamböceği tahta kaşıkların ardından biraz yürüyüp ardından taklalar atarak mermer bankoda kaydı ve tam önüme düştü. İkimizde de aynı tonda bir telaş, koşuşturmalar ve iğrenti ile karışık viyaklamalar. Ardından bir terlik ve bum! Minik böcek yerde, karnında sarı bir sıvı. Korkudan altına yapmış diye düşünmüştüm. Ölünün başında birkaç saniyeliğine dururken ben büyükannem de bir peçete almış ve onu yerden silerek kazımıştı. Ardından çöp kutusunda son yolculuğuna uğurladık böceği. Annem de tıpkı büyükannem gibi böcek öldürmek konusunda çok başarılıydı. Onlardan aldığım tek miras o iğreti bakış.

Sonra ağzımın kenarlarını ve dişlerimin üzerini bir örtü gibi kaplamış bisküvi topaklarını temizledim nar suyumla. Ellerimi yıkadık, ağzımı sildik.

Masanın üzerinde ıspanak, pırasa ve kabak torbaları. Pazarın tüm o karmaşasını yansıtan sebzeler. Üst üste ve yemyeşil korku öbekleri. Büyükannem pazara gitmeyi çok severdi, hatta o sabah dışında diğer tüm sabahlar da birlikte giderdik sebze karmaşasına. Ben en çok yolda yere bakmayı severdim. Çok kereler sakız veya çikolata alacak parayı da bulmuştum yerde. Öyle kalabalık olurdu ki parasını düşüren eğilip geri alamazdı. Çarşamba günleri de olabilir perşembe günleri de zira her gittiğimiz yerde bir başka güne rastlardı pazarlar. Ama hepsinde de içerik ve heyecan aynıydı.

O öğleden sonraya dair hatırladıklarım bu kadar. Geçmişten hatırladığım olaylar hep bu şekilde garip bir kesintiyle son buluyor. Hafıza garip bir tavan arası, binlerce anı saklı orada burada. Eğilip birine bakarken gözünüze başka biri çarpıyor. Dönüp ona bakıyorsunuz ve yerde bir diğeri durmakta. Hepsi birbiri ardına kesintiye uğruyor ama zincir zincir ilerleyen bu yolculuk tatmin eder derecede uzun da sürüyor aslında.

Büyükannemin hikayesi nerede başlıyor bilmiyorum ama onun bir hikayesi olduğuna işte bunları duyduğum gün inanmıştım:
Yıllar ve yıllar önce büyükannem küçük bir kız dev dayılarım da onun cici erkek kardeşleri iken, bir sabah kahvaltısında büyük dedem, ninem ve kiracıları aynı sofrada oturuyorlarmış. Nerden geldiği belirsiz ve nedensiz bir öfke fırtınası ardından büyük dedem silahını kapmış ve kiracıyı alnından vurmuş. Her bir beyin parçası sofraya, yere ve duvarlara uygun inişler yaptıktan sonra biraz çığlık ve biraz da duman kaplamış ortalığı. Büyük dedem kuru bir öksürüğü koymuş cebine ve çıkıp gitmiş. Ninem oğlanları tutup götürmüş. Büyükannem ise polisler gelene kadar kan dolu odada tek başına oturmuş. Gözlerinde neleri sakladı bunu bilmek zor, bu hikayeyi ondan asla dinlemedim.
Büyük dedem hapse düşmemiş. Piyangodan çıkan tüm parasını da, ki bu o zamanın en büyük ikramiyesi imiş, hapisten kurtulmak üzere harcamış.
Hikayenin gerçekliğine inanmak istemedim asla zira beni hep korkuya boğdu. Ama yine de büyük anneme duyduğum saygıyı artıran en önemli kanıt budur. Zaten ne derler bilirsiniz: “Yoksa bir ziyan, ne gerçek önemli ne de yalan.”

Yıllar ve yıllar sonra, büyük annemdeki tüm korkulara bir anahtar bulduğumda kendi korkularıma da bir cevap bulmuştum aslında. Büyükannemle yaşarken onun izleri ile şekillenmiştim, yani temelde onun hisleri ile beslendim ve şimdi onları silmek imkansız, bunu biliyorum sadece.


Korkuların derinlerinde kocaman sevgiler yatar aslında. En çok sevdiğimiz anda korkmaya ve saçmalamaya başlarız. Büyükannemin korkuları da en çok sevdiği an uyanmış, en çok sevdiğinden ayrılınca da başıboş kalmış. Yalnızlık onu küçük bir saat dişlisine dönüştürmüş. Döndükçe dönmüş, her turunda biraz daha kemirilmiş, kendini eritmiş. Söyleyeceği her şeyi içine atmış, şişmiş ve kocaman bir buluta dönüşmüş. Yaşlılığında sık sık altına kaçırdığında ben, onun tüm bu biriktirdiklerini üzerimize boşalttığını düşündüm. Şeker hastasıydı ama hepimizden çok şeker tüketirdi. Ölümden korkmasına rağmen şekerlerden ve şekerli şeylerden hiçbir zaman uzak durmayı da denemedi. En büyük sevgilerinden birinin dibinde işte bu korku yatar ya da en büyük korkusunun dibinde bu sevgi tuzağı saklanır. Kendi ikileminde bir cevap bulamadıkça tatlıya yönelmesi de işte bundandır.

Büyükannemin bir diğer özelliği de olmadık kişilere olmadık zamanlarda para vermesiydi. Büyükannem parayı severdi. Parayla, özellikle çok parayla alınmış şeylere bayılırdı. Ama harcamaya hiç çalışmadı. Onu yataklara düşüren, bu sevgisini ele güne dağıtmasıydı biraz da. En büyük hırsızlara kaptırdığı parasının ardından gözyaşı dökerken ben onu hep sevdim. Tıpkı bir çocuk gibi en sevmediği arkadaşına şekerini verir ve çok geçmeden de pişman olurdu işte. Bir anlık melek olmak onun doğasında vardı. Tanrıya inanırdı ama hep şeytandan akıl aldı. Melek olduğu anlardan kalan vakitte de benim büyükannemdi o. Tüm hataları ve eksiklikleri ile.

Küçükken kardeşimle en büyük eğlencemiz büyükannemin yastığının altına terlik koymaktı. O zamanlar bu bana her çocuğun büyükannesine yaptığı bir iyi geceler şakası olarak görünürdü. Ben ranzanın üst katında uyurdum, kardeşim ise altta. Büyükannem ise ranzanın yanına koyduğumuz bir çek-yatta uyurdu. Gece o gelmeden odaya girer ve bazen bir bazen de iki tane terliği yastığının altına yerleştirirdik. Büyükannem yatağına usulca uzanır, çok sevdiği Allah’ın hepimize rahatlık vermesini diler ve kollarını tam da bizim istediğimiz gibi yastığını altına uzatırdı. Ardından tiz bir çığlık ve bizim ağız dolusu gülüşlerimiz. Bugün bile bu numarayı gerçekten mi yoksa bizi mutlu etmek için mi yuttuğunu bilmiyorum. Her seferinde o kadar doğal gerçekleşirdi ki tüm bunlar, zafer kazanmış askerler gibi huzurla uykumuza dalardık işte. Hem de kimseyi öldürmeden.

Uykunun bir diğer komik tarafı ise benim yattığım yerde tepinmelerim olurdu. Çok kez ani bir tekme ile ranzanın korkuluğunu yerinden çıkarıp aşağıya, büyükannemin yatağı üzerine düşürmüşümdür. Öyle bilinçsiz ve uykunun huzuru ile olurdu ki bu olay büyükannem hiçbir zarar görmeden atlatırdı kazayı. Işık yanar, koca korkuluk yerine takılır ardından da tekrar yeşil perdeli odanın içi sessizlik dolardı. Kimseden korkmadan uyurdum. Korkuları büyükanneme verirdim, o başa çıkardı çünkü. Ne hırsızları düşünürdüm ne de cinleri. Büyükannem yanımızdayken bunların tümü bir masal olurdu. O yokken ise uykuları kovalayan bir canavar.

Büyükannemin en büyük korkusu hırsızlardı. Parasını sevmesinin altında bu korku yatardı işte. Benim korkumun altında ise büyükanneme duyduğum sevgi yatıyor olmalı zira elimde asla kaybından korkacağım parayı tutmam, tutamam. Bu huyum da bana annemden bir armağan. Elimdeki parayı bitirene kadar bitlenmiş bir kedi gibi bir oraya bir buraya koşar dururum. Sonunda ise gerçek bir huzur ve gerçek bir pişmanlık. En büyük huzurların altında da derecesi önemsiz bir pişmanlık vardır hep. Gizlice parça parça bitirdiğimiz çikolataların sonunda duyduğumuz pişmanlık da aynıydı, çaldığımız paraların ve aşırdığımız eriklerin sonundaki de. Kapıcın tepesine tükürdüğümüz vakitlerden sonra da yakalanacağımıza dair yine benzer bir pişmanlık duyardık, ayıp fıkraları dinledikten sonra da öyle. Sonrasını düşünmeden sevdiğimizi söylediğimizde de pişman oluruz, seni seviyorum dedikten sonraki ilk rahatlama nefesini bu diri pişmanlık takip eder. Ama bunun altında da en sevdiğimizi kaybetme korkusu yatıyor olmalı zira sevgilerin dibinde de korku vardır işte.

Bir gece büyükannem yataktan kalkıp pencereye doğru ilerlemiş ve dışarıyı izlemeye başlamıştı. Çok geçmeden biz de yanına gittik ve sessizce hayatımızın en heyecanlı korkusunu tattık. Heyecanlıydı çünkü güvendeydik. Korkuluydu çünkü sessizdik, ne bir hırıltı ne bir çığlık. Gecenin karanlığında simsiyah bir adam apartmanın bahçesinden ilerledi, karşı apartmanın bahçesine girdi; gölgesinin bıraktığı izlere aldırmadan birinci kattaki pencereden içeriyi gözetledi. O an ne olacağını merak ediyor bir yandan da korkuyla dolup taşıyorduk. Hırsız pencereden içeriyi gözetliyordu ve biz susuyorduk. Büyükannemin hislerine ulaşamadım zira o sırada kalbimin tıkırtısından oda yankılanıyordu. Ardından karanlıktaki adam, içime serptiği bin bir gölgeyi öylece bırakıp görünmezde kayboldu. Kardeşimin gözlerine baktım ardından yataklarımıza ve o gece gelmeyecek olan uykumuza döndük. Bugün bile bu olayı anlatırken içimde capcanlı gölgeler ve alnımda apaçık soğuk terler belirir.

En korkulu rüyalarımın baş kahramanlarıdır hırsızlar. Ağlayarak uyandığım rüyalarımı hatırlıyorum, eğer rüya denebilirse bunlara. Bir keresinde kendimi tekerlekli sandalyede otururken görmüştüm. Tuvalete gitmem gerekiyordu. Koridorun sonundaki tuvalette bir ışık, annem ve ablam içerideler. Ben de hemen yanımda duran o küçük tuvalete girmeye karar veriyorum. Tekerlekler dönüyor. Elimi ışığa uzatıyorum. Kapıyı aralıyorum, içeriden gelen o tanımsız kokuyu hala hatırlarım. Karşımda bembeyaz korkulu bir yüz, duvara dayanmış siyahlar içinde bir yabancı. Kaçamıyorum. Bağıramıyorum. Annemler orada o ışığın altında bense çok çok uzaklardayım aslında. Ağzım kupkuru, titriyorum ve sesim çıkmıyor. Ardından her şeyin çirkin bir kandırmaca olduğuna vardığım o uyanış anı. Şimdi bile en çıplak haliyle aklımda duran bu rüya, bir daha asla beni terk etmeyecek besbelli. Ya da Kızılderili rüyalarım ki ben artık tümünü kabus olarak adlandırmaya karar verdim. Köpekler, ellerimi ısıran kediler, yukarı çıkarken aşağı iniveren merdivenler, hep kaybolan ayakkabılarım, damağıma yapışıp bir türlü çıkmayan sakızlar, kırılıp çürüyen dişlerim, saldırılar, bombalar ve silahlar… Tümü uykumun bedeli acı veren semboller. Anlam çıkarmak olası ama susmak hep daha kolay. Şimdi tümünden kurtulmak isterdim ama öyle korkutucular ki sanırım onlara içten içe de bir sevgi duyuyorum.

Tanıdığım bir çok insan gözünü kapadığı an uyur. Büyükannem de işte onlardan biriydi. Yatağa uzanır ve birdenbire benim hiç tanımadığım o gizli bahçesine dalardı. Bense döner durur, perdelerden gelen çıtları, dışardan gelen yağmurun sesini ya da olası bir kapı tıkırtısını dinler dururdum. Korkuya hem bir ilgi hem de bir kin duyardım. İlgim azaldığı halde kinim aynı kuvvettedir.

Kimi günler uyumaz ve annemle birlikte korku filmleri izlerdim. Annem içten içe karşıydı böyle şeyler izlememe ama yine de onunla yan yana oturup kendimizi güvende hissetmemizden memnundu sanırım. Hepsi yalandı, hepsi maket, her şey senaryo. Ama korku gerçek, korku kalıcı… Bugün denize girerken duyduğum tedirginliğin sorumlusu pirinalar, köpekbalıkları ve katil yosunlar… Bugünkü karanlık korkum cinler, öcüler ve böcüler… Bugünkü ben geçmişten bellediğim tüm korkular işte. Benim hikayem de korkularla başlar, yani bir anlamda da sevgiyle. Sevgiyi hep bir cebimde taşıdım, diğer cebimde de kokuşmuş korkularımı işte.

Büyükanneme gelince onun korku dolu hikayelerinde hiçbir zaman sevgi olmazdı. O sevgisinden korkuyu ve şiddeti çıkarırdı, en azından hikayelerinde. Kimi zaman onları kimi zaman da sevgiyi, ayrı ayrı kullanırdı.

Büyükannemin tanrı inancı aslında her işine onun adıyla başlamasıyla sınırlıydı. O, kendisinin tanrısıydı. Ölümüne koşar adım gidecek kadar dik başlı, sevdiklerini uzaklaştıracak kadar da kendini bilmez olurdu çoğu zaman. Benim tanrı anlayışıma da bu yüzden uydu hep. Tanrı benim için upuzun beyaz saçları sakallarına karışmış, dev siyah bir cüppe içindeki yaşlı adamdı. Bugün de tanrı dendiğinde aklıma ilk bu imge gelir. Büyükannem ise parfüm kokusu, bir alışkanlıkla taktığı eşarbı ve yumuşacık tüylü kürkü ile canlanır gözlerimde. Şimdi bu halinden ne kadar uzak olduğunu düşünmek beni üzüyor. Getirdiği tüm şeker ve çikolatalardan kendime kocaman bir kale yapmışım ve şimdi hiçbir şey bu kaleyi yıkamıyor işte.

Ona olan sevgim ve inancım başka sevgi ve inançları yıkmış olabilir. Demek ki bazı korkuları ve güvensizlikleri de silmiş diye düşünüyorum bu durumda. Bize anlattığı tüm masalların yalanında yüzdüm yıllarca. Böylece binlerce gerçek içinde boğulmadım diye düşünüyorum ben de.

Şimdi yanında olsam, yüzündeki benlere baksam ve hala beyazlamamakta ısrar eden saçlarına, ona sıkı sıkı sarılsam ve sevdiğimi söylesem. Sevmeyi başardığımı anlatsam ve göldeki yansımada onun gülümseyen yüzünü gördüğümü söylesem yavaşça.

Beni anlasın istiyorum. Onu ve daha binlerce şeyi sevebildiğimi görsün, benimle gurur duysun. Onun izlerini taşırken ona bu kadar uzak olmak çok zor.

Biliyor musunuz? Büyükannem beni severdi. Doğduğum kar dolu günden şu sabah vaktine kadar hep sevdi beni. Ancak işte tam şu an beni düşünemeyecek kadar yorgun olmalı. Eminim uyuyordur. Bense korkularımdan sevgilerime bir yolculuktayım.


Onur İLTER

HİKAYE ÖYKÜ


Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat 

http://www.samanalevi.com