
-
Dörtnala Özgürlük
Sosyal Ağ Paylaşımı :

İki taneydiler. Biri beyaz,diğeri açık kızıl kahve. Arada koyu kahve renkli bir tane daha eşlik etse de , çok uzun bir süredir görüş alanımdaydı,onlar. Uzun kuyrukları, yana yatmış yeleleriyle at sıradanlığındaydı yaşamları ve görüntüleri. Ama benim tüyleri güneşte kınalı gibi parlayan ve tam alnının ortasında beyaz lekesi olanına gönlüm kaymıştı nedense. “Al at” dedim ona. Köydeki son atımızın adıydı çünkü.
Yazın başlamasıyla birlikte karşıdaki boş tarlaya bağlanmaya başladılar. Önce yeşil olan ama sıcaklarla beraber kuruyan, sararan otları yiyorlardı bütün gün. Hiç başlarını kaldırmadan… Sanki görevmiş gibi,hiç mi doymaz bunlar? Diye düşündürene kadar yiyor, yiyorlardı..
Ne zaman ki, bağlandıkları alan toprak rengine dönüyor, yani yenilecek ot kalmıyordu, sahibi gelip başka bir yere bağlıyordu, otun bol olduğu.. Artık tarlada sadece kenarlarda ot kalınca ve bana yakın kenara sıra gelince, içim acıyarak bakmaya başladım artık onlara.
Her ikisinin de boyunlarında bir zincir vardı ve zincirin ucunda da demir bir kazık vardı toprağa çakılan.Zincirin uzunluğu en fazla üç metreydi.Yani hareket alanı bu kadardı. Ama bu daracık, küçücük alanda bile doğal adımlarla yürümeleri imkansızdı. Çünkü ön ayakları ve arka ayakları birbirine zincirliydi. Adım atmaları için her iki ön ayağı aynı anda öne atmaları, yani zıplamaları gerekiyordu.. Niyeydi bu önlem? Kaçmaya mı?
Koca gövdeli, ince duygulu hayvanlardır oysa atlar. Onlara zincirler değil, kırlarda, yeşilliklerde, dağlarda, ırmak kenarlarında uçarcasına koşmak … yani özgürlük yakışıyor. Dörtnala özgürlük…. Kulağa ne hoş geliyor değil mi!..
Akşamın alacası tam çökmeden ya da sabahın erkenin de, sahibi elinde bir kova, kovanın içindeki suyu döke saça getiriyor, bazen de yerlerini değiştiriyordu. Ama nasıl bir acelecilik ve hoyratlıkla..
Oysa;
-“Atlar hisseder” diyordu annem, biz başka bir atın kötü kaderine çocukça üzülürken,yıllar önce.
-“Atı seveceksin, okşayacaksın. Yedirmek, içirmek, tımar etmek yetmez. Konuşacaksın onlarla”
Sadece bahçe duvarımız komşuydu onlara. Hiç bir sosyal bağları yoktu kimselerle.
-“Ata hükmetmek için güçlü kaslara değil, güçlü duygulara ihtiyaç vardır. ”Der,atı iyi tanıyanlar.
Halbuki duvarın arka tarafında alabildiğine dövülmekteydi atlar. Adamın hem küfretmesini, hem de kamçının sesini, çıkardığı ıslığı, değdiği yerden çıkan sesini duyuyorduk hergün. Ama acımaktan başka da hiç bir şey yapamıyorduk ne yazık ki.. Mülkiyet onundu. Tarlaya, bahçeye giderken görüyorduk atları sadece. O kadar mahzun ve ezik bakışlar vardı ki o kocaman gözlerde. Ya da ben öyle olduğunu zannederdim çocuk yüreğimle.
Ata bindiğimizde, üzerinde mutlaka dengede durmamız gerekir. Ne sağa,ne sola meyil vermemeli ,onunla bizim vücudumuzun aynı hizada durmasına dikkat etmeliyiz. Ve yürümeye başlayınca da bir tempo tutturmalıyız atla. Eğer temposunu arttırsın istiyorsak, karnına hafifçe vuracaksın, incitmeden, ayaklarınla. Ortak bir dil de geliştireceksin onunla. Duyarsızsa, seni anlamıyor, dinlemiyorsa hafiften dizginleri çekeceksin ki, rahvan gitsin.
Anlayacaksın, hissedeceksin, işte…
Çok soğuklarda görmedim sadece onları, bir de yağmurlarda. Mevsimlerden kış. Onlar yine gece gündüz karşıdaki tarlada bağlı. Yine ayaklarında zincir… Ve ben onların gözlerinde ki aynı mahzun ve ezik bakışa dayanamıyorum, yine.
Konuya Ait Yorumlar
Şu an yorum yazılmamış!..
İlginizi Çekebilecek Konular |
Başlık |
Ekleyen |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Yorum Gönder