
-
Cemal Süreya'dan Şiir Üzerine
Sosyal Ağ Paylaşımı :

“Günde yirmi dört saat şiir yaşarım, her şeye şair olarak bakarım. Yazmaktan daha büyük bir yer tutar bu benim hayatımda.”
( Cemal Süreya )
“Cemal Süreya üzerine yazmak, onun şiirini anlatmaya çalışmak hiç de kolay bir iş değildir.” diyor, Ali Püsküllüoğlu. Tamamen katıldığım bu yoruma dayanarak, bu yazıda sadece Cemal Süreya’nın şiir üzerine düşüncelerini aktarmaya çalışacağım.
Şiirimizde özel bir yeri olan Cemal Süreya, İkinci Yeni kuşağında şiirini bilemiş, “şairane” liğin sarp yollarından geçerek kendi şiirini düze çıkarmıştır. Türkçeyi en iyi kullanan şairlerimizden birisidir. Şiirinde öyküye yüz vermeyerek dil ve imgeyi ustalıkla kullanmıştır. Şiirin gerçekte dil ve imge aracılığıyla, gerçekliğin en yoğun, en özlü ve en az söze indirgenmiş bir anlatımı olması gerekliliğini ileri sürmüştür, Cemal Süreya.
Mehmet H. Doğan, Cemal Süreya’nın şiiri için şöyle diyor;
“Dille oynamak, dile olabildiğince değişik plastik biçimler vermek, sözcüklerin yakın çağrışımlarını gidebileceği son durağa kadar izlemek ve bunlardan yepyeni tadlar taşıyan imgeler üretmek Süreya’nın şiir işçiliğinin, şiirdeki ustalığının gizleridir.”
Şiiri kısa ve özdü. Şiirin, hatta bir iki dizenin gösterdiği gerçekliğin, sayfalarca romanla, saatlerce filmle görünür kılınamayacağını, anlatılamayacağını savunuyordu. “8.10 Vapuru” adlı şiirindeki
“Sesinde ev dağınıklığı var.”
Dizesini örnek vererek, hiçbir görüntünün bunu anlatamayacağını vurgulamıştır.
Cemal Süreya, Türk şiirini bir çok ülke şiirine göre daha gelişkin ve daha umutlu bulmaktadır. Ve şöyle devam etmektedir:
Bugün, gerçek şiirin daha çok İspanya’da, Fransa’da, Latin Amerika ülkelerinde soluk aldığı bir gerçektir. Bunlara Akdeniz ülkeleriyle Türkiye’yi de rahatlıkla katabiliriz. Özellikle Latin Amerika ülkelerindeki uluslarla Akdeniz ülkelerindeki ulusların benliklerindeki ökelik en arı görünümüyle şiirde belirmektedir; başka türlü söylersek, şiir, bu uluslar için, hiç değilse şimdilik, en elverişli dışavurum ya da anlatım olmaktadır.”
(......)
Tanzimat’tan bu yana Türk şiirinin Batı şiirine gereğinden fazla koşullandığı söylenir. Doğrudur bu. Ancak, öyle sanıyoruz ki, şiirimizde dipteki zengin tortu, büyük birikim, varlığını ve ağırlığını her zaman duyurmuş, Türk şairi kendine güvenini en umutsuz anlarında bile yitirmemiştir. İkinci olarak Batı şiirine öykünme, zaman içinde, Batı şiiriyle daha sıkı bir ilişki gereğini doğurmuş, bu da hiç beklenmedik, belki de hiçbir ulusun şiirinde görülmedik bir aşamayla sonuçlanmıştır. Bugün, sanırız, bir Prévert’in, bir Eliot’un, hatta birçok ikinci, üçüncü sınıf şairin Türkçeye çevrilmiş şiirleri birçok ülkede çevrilenden daha fazladır. Bunların Türkçe’de yeni ağıntılar yarattıkları kuşkusuzdur. Türk şairi yabancı dillerdeki şiirsel anlatımlar üstüne izlenimler kazanmıştır. Türkçe’de dünya şiirinin bir labaratuvarı yaratılmıştır. (......) Türk şiirini Batı şiirinin yedeğine sokmak insafsızlık olacaktır. Türk şiirindeki devrimler, yalnız Batı şiirine özgü nitelikler olmayıp, dünya şiirinin ya da tek kelimeyle şiirin, genel aşamasına, gelişimine, evrim diyalektiğine ilişkin hareketlerdir. Devrimler sırasında sürçmeler, boş ve yavan noktalar, gereksiz atlamalar olmuştur elbet; bunlar yine şiirin kendi içinde dengelenmektedir, dengelenecektir.”
Cemal Süreya, bir söyleşisinde “Şiirde ‘ulusal renk’ ten söz edilebilir mi sizce? Bir ulusun şiiri, kendi rengini mi taşır yani?” sorusuna şu yanıtı verir ;
“Bir ulusun şiiri demek, ondaki ökeliğin (dehanın) en doğru, en arı görünümü demektir. Her ülke şiirinin kendine özgü bir rengi, kokusu, bir sesi oluyor. Ayrı koşullarla beslenen bu özellikler kolayca birbirlerine dönüştürülemez, bağımsızdırlar, kendilerine ilişkindirler. Ama her şeyde olduğu gibi birçok ülkenin şiiri arasında da alışverişler olmuştur, ortak yönlere, birleşik noktalara rastlanmaktadır. Yalnız, bütün olarak gelişmeleri böylesi alışverişlere bağlamak da doğru değildir. Değişik ülkelerde aynı fiziği bulan zekalar aynı şiiri niye bulmasın? Türlü ülkeler şiirleri arasında aynı yüksek sorunlar niçin söz konusu olmasın? Hele belli bir şiir düzeyinden sonra her ülkede şiirin yüksek sorunlarının aynı çizgiyi sürdürebileceğini söyleyemez miyiz? Ben bu kanıdayım, şiirini kurtarmış her ulusun şairleri için bu sorunların ortak sorunlar olduğuna, daha doğrusu olabileceğine inanıyorum. Bu yüzden, 1940’tan sonra şiirimizin girdiği evreleri, salt Batı şiiriyle ilişkileri, ortak yönleri olmuş diye yadsıyan tutucuları anlayamıyorum. Ben de onların, Gazali’nin Basra sokaklarında duyup çok sevdiği şu şarkıdan bir şey anlayamayacaklarını sanmaktayım :
yüzünü her gün değiştirip değiştirip gelmelisin,
başka türlü olmak çok yakışıyor sana.”
Cemal Süreya, şiir üzerine çok düşünen, çok yazan bir şair olmasına rağmen az şiir yayınlamıştır. Altı şiir kitabı vardır. Üvercinka (1958), Göçebe (1965), Beni Öp, Sonra Doğur Beni (1973), (İlk üç kitabının da içinde olduğu) Uçurumda Açan (1984), Sıcak Nal (1988) ve Güz Bitiği (1988).
Cemal Süreya’nın önemli olan bir özelliği de; genç şairler üzerine eğilen nadir şairlerden birisi olması, onların şiirleri üzerine düşüncelerini konuşmalarında, yazılarında gönül kırmadan, yüreklendirerek açıklamasıdır. Dergisi “Papirüs”ün birinci sayısında şu ilan vardır:
Papirus Şiir Bürosu
Genç şair arkadaş;
Çalışmalarını bize yolla. Papirüs’te imza tekeli yok. Yeterki mısralarında soylu bir sanat kaygısı ya da yeteneği bulunsun.
Şiirlerin dergide yayınlanmasa bile Başkentteki adı belli bir çok sanatçılarca okunacak, değerlendirilecektir. Her ay gelen şiirleri bir dosyada topluyor, belirli günlerde sanatçı arkadaşlara sunuyoruz.
Şiirle ilgilenen herkesin Cemal Süreya’nın denemelerinden oluşan “şapkam dolu çiçekle” kitabını mutlaka okuması gereklidir.
Kaynakça :
yusufçuk, Mart 1980
Milliyet Sanat Dergisi, 1 Şubat 1990
Şapkam Dolu Çiçekle, Haziran 1976
Konuya Ait Yorumlar
Şu an yorum yazılmamış!..
İlginizi Çekebilecek Konular |
Başlık |
Ekleyen |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Yorum Gönder